Kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Never Let Me Go



5 yorum
Tür : Gerilim / Dram
Gösterim Tarihi : 29 Nisan 2011
Yönetmen : Mark Romanek
Senaryo : Alex Garland , Kazuo Ishiguro (Kitap)
Yapım : 2010, ABD / İngiltere
İmdb Puanı: 7.3
Oyuncular
Andrew Garfield (Tommy) , Keira Knightley (Ruth) , Carey Mulligan (Kathy) , Domhnall Gleeson (Rodney) , Charlotte Rampling (Miss Emily)

"Hepimiz misyonumuzu tamamlıyoruz.Belki de hiçbirimiz yaşadıklarımızı tam olarak anlamıyor ve yeterli zamanımız kalıp kalmadığını hissedemiyoruz."

Kazuo Ishiguro'nın aynı adlı enteresan romanından uyarlanan Never Let Me Go yatılı okuldaki üç arkadaşın hayatlarındaki trajediyle yaşamak zorunda olmalarını konu alıyor. Filmin merkezindeki kahramanların çalınan yaşamlarına nasıl razı gelmek zorunda kaldıklarını, biraz hayretle biraz da tahammülsüzlükle izliyoruz. Ruth, Tommy ve Kathy hayattan sterilize yaşamlarını sürdürdükleri yatılı okulda misyonlarını yerine yetirmek için bulunmaktadırlar çünkü onlar ihtiyaç sahiplerine organ naklinde bulunmak için klonlanmış "yedek organ" taşıyıcılarıdır. Yani yaşamları sadece başkalarına yardım edip erken yaşta misyonlarını tamamlayıp tüm dünya nimetlerinden başta aşktan feragat edip görev bilinciyle eğer şanslılarsa 3.organ nakline kadar hayatta kalmaktan ibarettir.


Konu bu haliyle bile tek başına dramatikken kahramanlar arasındaki aşk üçgeni, çaresizlik ve razı gelme arasında gidip gelen bir dramaya dönüşüyor. Tabiri caizse bu filmde dramın dibine vuruyoruz. Fakat film bu anlamda ölçüyü hiç de kaçırmıyor. Belki de tek sorun Ruth, Tommy ve Kathy'nin hayatlarındaki bu gerçeğe razı oluşuna bizim aynı ölçüde razı olamayışımız. Bu teslimiyet yer yer sinirlerimizi bozuyor. Kahramanlarla bu anlamda empati kurmanın imkansızlığından mıdır bilmem ama "Hayır! bir çıkış yolu olmalı." demeden edemiyoruz.

An Education'daki Jenny rolüyle de performansını çok beğendiğim Carey Mulligan'ın performansı yine göz dolduruyordu. Social Network'le yıldızı daha da parlayıp yeni Spider Man olan Andrew Garfield'i bu filmde çok beğendim ve farkettim ki yüzü dramaya çok yakışıyor.

Neticede, enteresan bir film izlemek isteyenlere, dramın "dibine de vurmakta" bir sakınca görmüyorsanız şayet şiddetle tavsiye olunur.

8.0/10

Black Swan 2010 ~ Mükemmelliğe giden yolda sarsılan benlik



3 yorum

Tür : Gerilim / Dram
Gösterim Tarihi : 25 Şubat 2011
Yönetmen : Darren Aronofsky
Senaryo : Mark Heyman , Andres Heinz
Yapım : 2010, ABD , 108 dk.
imdb puanı: 8.6
Oyuncular
Natalie Portman (Nina) , Mila Kunis (Lilly) , Winona Ryder (Beth) , Sebastian Stan , Vincent Cassel (Korolyevna) , Janet Montgomery (Madeline) , Barbara Hershey

Darren Aronofsky beni başta Requiem For A Dream olmak üzere tüm filmleriyle büyüleyen bir yönetmen.Son şaheseri Black Swan'le büyülenmeye hazırlamıştım kendimi için gerçeği. Neticede ya büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktım, ya da çok büyük bir keyif alacaktım.İkincisi oldu. Farklı okumalara açık her sahnesinden hatta her zerresinden keyif aldım bu filmin.Psikolojik gerilim  Reguiem For a Dream'den beri hiç bu kadar iyi olmamıştı desem, arada henüz izleme fırsatı bulamamış olduğum bu türdeki filmlere haksızlık etmiş olmam sanırım.


Black Swan Nina'nın sevimli  odasında gördüğü rüyayla başlıyor. Rüyasında beyaz bir kuğu olan Nina, tek başına dans ederken yanına gelen ölümcül kötü siyah kuğu tarafından kuşatılır. Nina siyah kuğunun  kanatları arasından kurtulmaya çalışır ve en nihayetinde özgürlüğüne kavuşur.

Nina (Natalie Portman) New York'da yaşayan dans etmeyi hayatının merkezine koymuş ve bunu neredeyse takıntı haline dönüştürmüş genç bir balerindir. Dans kariyerine hamileliği dolayısıyla son vermiş annesiyle birlikte bir dairede yaşıyordur. Nina görünüşte beyaz bir kuğunun çağrıştırabileceği tüm güzellik vasıflarına-kusursuzluk dahil- uygun bir balerindir fakat bu özellikleri yeni sezon için sahnelenecek olan ve yeniden yorumlanan Kuğu Gölü Balesi için birer dezavantajdır. Çünkü Nina'nın neredeyse kendisi için biçilmiş kaftan olan beyaz kuğu ile birlikte karakterinden çok çok farklı olan Siyah Kuğu'yu da canladırması gerekir. Üstelik proje sorumlusu, öğrencilerin büyük hayranlık ve saygı duyduğu karizmatik kişilik Thomas'ı memnun etmek hiç de kolay değildir.

Thomas Nina'ya      "Beyaz Kuğu için mükemmelsin ama asıl mesele şeytani ikizine dönüşmekle başlıyor" derken Nina için bu mesele çok daha önce başlayıp hızla devam eden bir süreci işaret eder aslında. Nina o çok istediği baş balerinliği kapmıştır kapmasına ama asıl mesela görevini kusursuzca icra etmek istemesinden sonra başlar. Nina bu süreçte siyah bir kuğu gibi hissetmek için çabalar.Ona göre bir sorun daha vardır  o da, tam da siyah kuğu olabilecek nitelikte, kendisiyle tamamen zıt karaktere sahip, üstelik Thomas'ın yeni gözdesi yeni balerin Lily'nin varlığı...

 Başta öyle zannetsek de, Nina'nın kusursuzluk hayali bir genç kızın peşinden koştuğu türden zararsız bir durum değil.  Rekabetin, şanın şöhretin doruklarda yaşandığı ortamda bir baskıyı üzerinde hisseden her insan gibi bunun üstesinden gelmeye çalışsa da başaramaz. Her zaman baş balerin olarak  yerine geçmek istediği Beth'in yerine sahip olduktan sonra kendisinin de hiç beklemediği çözülmeler yaşar.

Aronofsky seyirciyi rahatsız edebilme yeteneğini bu filmde de konuşturuyor.Karakterin tedirginliğini sık sık kesik kesik alınan, neredeyse filmin fonunu oluşturan nefes sesleriyle daha da vurguluyor. Bale'nin tüm zerafetine karşı naif olmayan rahatsız edici karanlık bir ortam yaratmış Aronofsky. Arada sınırları zorluyor. Sinirlerimizi bozuyor ve de afallatıyor. Ve bana göre kusursuzluk peşinde belli ki kendi koşuyor ve buna ulaşıyor bu filmle.

Nina şeytani ikizine dönüşmeye başarabilecek midir? Ya da Siyah Kuğu tarafından esir mi alınacaktır? Alınacaksa da özgürlüğüne kavuşabilecek midir?  Bu soruların cevabı için 25 Şubat'ı bekleyin derim

10/9

Every Cild Is Special ~ Taare Zameen Par 2007



0 yorum

Yapım:2007 ~ Hindistan
Tür:Aile, Dram
Yönetmen:Aamir Khan

Size bu filmden bahsetmek istiyorum adı Every Cild Is Special. Yapımcılığını ve yönetmenliğini, afişte de görmüş olduğunuz, Lagaan filminin esas oğlanı A Amir Khan yapmış. Bollywood'la renkli kültürüyle Hollywood'a ilham olmanın ötesinde işler yapıyor.Fakat belirteyim benim tercihim her daim kalıplara sıkışıp kalmayan, Bağımsız Sinema ve Avrupa Sineması'ndan yana olmuştur. Fakat sinemanın ön yargıları reddeden bir sanat dalı olması sebebiyle bir sinema sever olarak her filme şans tanımanın gerekliliğine inanıyorum. Bu film de orjinal bir fikir etrafında örülmüş bir hikaye olmasa da, evrensel bir konuya dikkat çekmesi bakımından önemli bir film. Diskleksi (Öğrenme Zorluğu) hastası olan  bir çocuğun hayatını başta ailesi olmak üzere, eğitimcilerinin nasıl daha zor bir hale getirebileceğini anlatıyor film every cild special diyerek. Eğitim sisteminin tek tipliliğine dikkat çeken film,  dramatik tüm öğeleri baştan sona kadar kullansa da, özellikle araya serpiştirilen animasyon görüntüleriyle oluşturulan yaratıcı görüntülerle daha özel bir film oluveriyor.

10/7,5

The Song Of Sparrows ~ Serçelerin Şarkısı (2008)



0 yorum

Yapım:2008 ~ İran
Tür:Dram
Yapımcı,Yönetmen: Majid Majidi
Senaryo:Mehran Kashani, Majid Majidi

Kerim  : sen orayı bin yılda temizleyemezsin..

Hüseyin : temizleyeceğiz.. sonra da suyla doldurduğumuzda içine yüz bin balık koyabiliriz..
Karim : yüz bin balık ne kadardır biliyor musun ?
Hüseyin : şey.. yüz bin balıktır..

İran Sineması denilince akla ilk gelen isimlerden biri Macid Macidi. Yönetmenin  filmlerinin konusunu genellikle alt sınıfın, onuru ile yaşayan insanları oluşturuyor. Dürüstlük, onur, "saf"lık  gibi kavramlar onun insanı anlama ve anlatma konusundaki en büyük araçlarından biri. Onun filmlerinde umudunu kaybetmek üzere olan insanların, kendilerinden taviz vermeden, en nihayetinde bütün gecelerin sabaha varacağının farkındalığıyla , hayata nasıl tutunduklarını görüyoruz. Aynı zamanda, özellikle çocukların insan eli değmemiş dünyasını bir araç olarak kullanan ve bu yolla evrensel  mesajlar veren bir yönetmen Macid Macidi. Haziran ayında Altyazı dergisinin özel söyleşi bölümde yer verdiği yönetmen röportajda; "Olayları çoğu zaman çocukların gözünden anlatıyorsunuz. Çocukların dünyasını nasıl tanımlarsınız?" sorusuna şu cevabı veriyor:

"Çocuklar, bana hep saf" şunu hatırlatıyor: Bizler de bir zamanlar masum meleklerdik, daha sonra cennetten kovulduk. Özümüzdeki o çocuktan o kadar uzaklaştık ki, başka bir insana dönüştük. Eğer, çocukluğun o özüne, saflığına dönebilmek mümkün olsaydı, dünyayı farklı gözlerle görebilirdik. Çocukların dünyası çok sadık ve saf bir dünya. Çocuk oyuncularla çalışırken, işte bu dünyaya girebilmek gerekiyor. Çocuğun bir gardı vardır, onu aşabilirsen rahatlıkla dünyasına girebilirsin. Çocukların ruhları çok zengin oluyor. Bunu anlayabilmek için de onların seviyesine inmek, onlarla yakınlık kurmak gerekiyor."


Film deve kuşu çiftliğinde çalışan Kerim'in kızının işitme cihazını, çöplüğe dönmüş bir kuyuda kaybetmesiyle başlar. İş yerinden apar topar cihazın kaybolduğu kuyuya gelen Kerim,  oğlu Hüseyin'le arkadaşlarını cihazı ararken bulur. Aynı zamanda Hüseyin ve arkadaşlarının bu kuyuyla ilgili bir hayali vardır.  Orayı  temizleyip, yüz bin balıkla doldurup, doğal bir akvaryum oluşturmak...Baba Kerim'in tüm itirazlarına rağmen Hüseyin ve arkadaşları bu sevdadan vazgeçmez. Bu arada cihaz bulunur fakat artık işlevini kaybetmiştir. Yeni işitme cihazı içinse Kerim'in kemerini epey sıkması gerekmektedir. Fakat tam bu süreçte çalıştığı devekuşu çiftliğinden atılır. Bir iş için gittiği Tahran'da tesadüf eseri şoförlüğe başlayan Kerim, bu büyük şehrin karmaşasına, hızına şahit olacak, içindeki iyi ve kötü savaşını yer yer kaybedip, yer yer kazanacaktır.


Serçelerin Şarkısı’nda (The Song Of Sparrows) bir babanın başta kendi, sonra da ailesi için verdiği mücadeleyi, aynı zamanda da bir çocuğun tüm iyi niyetiyle bir hedefe nasıl sarıldığını ve bu uğurda çekilen sıkıntıların üstesinden nasıl gelebildiğini görüyoruz. Aslında film iki düzlemde yürüyor; Bir tarafta yoktan var etmeye çalışan ve umudunu hemen hemen kaybetmeyen bir çocuk, diğer tarafta da hayatın ona hiç de adil davranmadığını düşünen bir baba...



Ayrıca, 2008 Berlin Film Festivali’nde Mohammed Amir Naji’nin performansıyla En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde Gümüş Ayı ödülüne layık görülmüştü.Sözün kısası izlemeye değer bir film. Özellikle İran sinemasına ilgi duyuyorsanız hiç ama hiç atlamamanız gereken bir film. Keyifli seyirler...


8,5/10


VAVİEN 2009



2 yorum
Tür : Komedi / DramGösterim Tarihi : 18 Aralık 2009Yönetmen : Yağmur Taylan Durul TaylanSenaryo : Engin GünaydınYapım : 2009, Türkiye

"İnsan da ağaca benzer. Ne denli yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o denli yaman kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe -kötülüğe." Nietzsche

İnsanlar kendi mutsuzluklarının sebebini her zaman başka yerlerde aramak ister. Gazetenin birinde estetik operasyonlara gösterilen yoğun ilgilinin kişinin kendi mutsuzluğunu kemerli burnuna ya da ince dudaklarına mal etmesinden kaynakladığı yazıyordu. Kişi ‘bunu da halledersem artık daha mutlu olacağım’a inandırıyormuş kendini. Sorun olarak görülen şey düzeltildiğinde de, aslında mutsuzluğunun düşündüğü şey yüzünden değil, bizatihi kendisinden kaynaklandığı gerçeği ortaya çıkıyormuş. Yani sözün kısası ayaküstü kendimizi kandırarak yaşayıp gidiyoruz. En vahimi de, bu süreçte başta kendimize, sonra da çevremizdekilere onca haksızlık yapıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde vizyonda bu insani duruma değinen bir film vardı. Vavien... Avatar’ın her yeri kasıp kavurduğu günlerdi. Bu rüzgâra kapılanlar fark edemedi ama Avatar filmine yer bulamayıp 'Bari Engin Günaydın'ın şu filmine girelim’ diye düşünenler bana göre şanslı seyirciler oldu. Çünkü Türk Sineması'na armağan edilen en iyi filmlerden birini sinema salonunda izleme şerefine nail oldular.

Ben de hatırı sayılır festivallerde, hatırı sayılır ödüller alması, önemli sinema adamlarının "son yıllarda yapılmış en başarılı Türk filmi" şeklindeki açıklamalarından sonra merak edip izledim filmi. İyi ki de izlemişim. Vizyonda görme fırsatını bulamayanlara tavsiyem ise yeni çıkan DVD’sini alıp hemen izlemeleri.

İYİLER, KÖTÜLER GEL-GİT'Lİ BİR DÜNYA


"Dünyada iki türlü insan vardır: iyiler ve kötüler. Kötü senin elini sıktığında kırk türlü plan yapar, ama iyiler öyle değildir. İyiler iyi insandır."

Hikâye Tokat'ın Erbaa ilçesinde geçer. Kendi elektrik dükkânını işleten içine kapanık Celal, saflığa yaklaşan bir iyi niyet taşıyan, kocasını delicesine seven eşi ve tek çocuğuyla tek düze denebilecek bir hayat yaşamaktadır. Abisi Cemal'le birlikte bir elektrik dükkânı işletirler. Cemal arada bir abisi Cemal'le birlikte karısına iş görüşmesi için gittikleri yalanını uydurarak Samsun'da bir pavyona gider. Celal'in pavyondaki Sibel'e olan takıntısı onu hem maddi hem de manevi anlamda sarsar. Sibel'in kayıtsız tavırlarına rağmen Celal ısrarcı davranmaya devam eder. Karısından zerre kadar haz etmeyen, çocuğuna da şefkati hayli esirgeyen Celal için ailesi omuzlarında neredeyse bir yüktür. Celal'in içinde barındırdığı çeşitli ihtirasları, onu içindeki kötüyü dinlemeye iter. Fakat işler hiç de Celal'in planladığı gibi yürümez.


Vavien kelime anlamıyla bir lambayı iki ayrı yerden aynı zamanda yakıp söndüren bir tür anahtar çeşidiymiş. Engin Günaydın bu isimle pek tabi hayatta da karşılığı olan bir şeye işaret etmek istemiş. İnsanların içinde yaşadıkları gel gitlere...

Engin Günaydın ve Binnur Kaya isminden ancak sıkı bir komedi filmi çıkar diyenlerin yüzünü kara çıkarırsacına iyi bir dram-gerilim filmi çıkmış ortaya.

Kırsal kesimde yaşayan bir ailenin mutluluk ve mutsuzluk arasında "gidip gelen" yaşamlarından bir kesiti, yer yer gerilerek, yer yer şaşkınlıkla, yer yer de Binnur Kaya'nın: "Celal, ben seni seviyom, sen benim her bi yerime işlemişsin" derken ki muhteşem performansıyla içiniz burkularak izleyeceksiniz.

8,5/1O

Bu yazı bu tarihte  8 sutun haber sitesinde yayımlanmıştır

Farklı bir tür arayanlara Brick 2005



0 yorum

Tür : Dram / Gizem
Yönetmen : Rian Johnson
Senaryo : Rian Johnson
Görüntü Yönetmeni : Steve Yedlin
Müzik : Nathan Johnson
Yapım : 2005, ABD , 110 dk.
Oyuncular
Joseph Gordon-Levitt (Brendan) , Nora Zehetner (Laura) , Lukas Haas (The Pin) , Noah Fleiss (Tugger) , Matt O'Leary (The Brain) , Emilie de Ravin (Emily) , Noah Segan (Dode) , Meagan Good (Kara)
Noir Film başka bir deyişle Kara Film, ilgi alanıma yeni yeni girmeye başlayan bir tür. David Lynch filmleri ve bilumum yönetmen ve filmler sayesinde türün önemli özellikleri hakkında az çok fikir ediniyorum. Fakat her kasvetli atmosfere sahip, karizmatik kötü adamların, güzel, tehlikeli ve gizemli kadınların yer aldığı suç filmine Noir Film denmeyeceğini de iyi biliyorum. Bu türün son zamanlarda izlediğim en iyi örnekleri Blue Velvet ve The Third Man'dı. Brick de bu türün en enteresan yapımlarından biri olarak kabul ediliyor. Sundance Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alarak dikkatleri üzerine çeken bir film. Brick, "Film Noir" özelliklerini bir gençlik filmi üzerine giydirip harmanlamasıyla türdaşlarından farklı bir alana kayıyor. Bu farklılık filmi enteresan kılan öğelerden biri oluveriyor

Henüz lise öğrenimi gören Brendan'ın ortadan kaybolan eski kız arkadaşı Emily'den   "kurtar beni" çağrısı almasıyla başlayan bir dizi olayları konu alıyor film. Brendan kız arkadaşını bir kaç gün sonra bir su kanalında ölü olarak bulur. Sonradan hamile olduğunu öğrendiği kız arkadaşını kimin öldürdüğünü öğrenmeye çalışan Brendan, olayın bir uyuşturucu çetesinin iç işlerine kadar uzandığını görecektir.

Enteresan bir kurgusu olan, "kimin eli kimin cebinde filmi" özelliklerini taşıyan, farklı karakterlerin yer aldığı, mekandan ayrı bir film Brick. Özellikle deneysel çalışmalara meraklı, faklı türlere açık  her Sinemadan Çıkmış İnsan'ın , arayıp da bulamayacağı türden bir film. İzlemenizi tavsiye ederim.

7,5/10


Büşra 2010 / Örtülen Kafalar



21 yorum

Gösterim Tarihi :19 Mart 2010
Yönetmen : Alper Çağlar
Senaryo : Bahadır Boysal , Alper Çağlar
Görüntü Yönetmeni : Ulaş Zeybek
Yapım :2009, Türkiye , 105 dk.

Issız Adam'dan sonra izlediğim en kötü Türk filmi


Son dönemde vizyona giren türk filmi sayısının diğer ülkelerin filmlerinden fazlaca olması türk sineması adına sevindirici bir gelişme. Üretkenlik arttıkça alternatifler çoğalıyor, seyirci yetkin ürünleri,"deneysel" çalışmaları görme fırsatı buluyor. Her ne kadar vizyonda izlenme rekoru kıran türk filmi Recep İvedik de olsa bu durum türk sinemasının gelmiş olduğu noktanın ölçütü kabul edilmemeli. Zira Recep İvedik'in vizyonda rekorlar kırmasıyla, Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da ödül alması aynı zamana düşer.

Gelgelelim parmak bastığı noktayla cesurca bir iş yaptığı düşünülen Büşra filmine. Yönetmenliğini kısa filmleriyle tanınan Alper Çağlar yapmış. Senaryo ise Büşra'yı daha önce karikatürüyle var eden Bahadır Boysal ve  Alper Çağlar'a ait. Bu tarz toplumun bıçak sırtı konularını ele almaya kalkmak, pek çok insanın hakkında bir yorum bile getirmekten çekindiği bir konuyu irdelemek cesurca amenna. Fakat derdin pek de bu olmadığı filmi izleyince anlaşılıyor. Daha çok bir aşk filmini enteresan bir hale getirmek için bir alternatif olarak düşünülmüş gibi türbanlı kız figürü. Daha ötesi değil!  Enteresan bir malzemeden yola çıkarak oluşturulan hikaye basma kalıp karakterlerle sıradanlaşıyor.


Basma kalıp karakterlerden ilki Büşra

Son yirmi yıldır "müslüman ille de fakir mi olmalı?" sorunsalından güç alarak, mal mülk sahibi olup zenginleşen bir dindar kesimden bahsetmek pekala mümkün. Refah seviyesinin yükselmesiyle, modern dünyada kendilerine yer edinen, söz sahibi olan "pasif dindar"imajını aşan  hatırı sayılır bu kesimin, beraberinde iyi eğitimli çocuklarının da kendine toplumda yer edinme çabalarının olması kaçınılmaz oluyor. Büşra karakteri  zengin bir ailenin tek kızı olan akıllı, zeki, güzel, kendine güvenen, mensup olduğu muhafazakar kesime göre daha esnek görüşlere sahip, her şeyden önce insani, neticesinde kadınsal duyarlığı ve farkındalığı olan bir genç kız olarak neredeyse ideal bir kız olarak karşımıza çıkıyor. Tek zaafı ailesine sonuna dek itaat olan bu genç kızın toplum içinde gayet de hakkını savunan, kendini ifade etmede bir problem olmayan bir çerçeve çizmesi, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor.

Liberal görüşe sahip, dünyaya öfkeli Yaman


Yalnızlık gibi evrensel ve içinden çıkılması zor bir kavramla alakalı çeşitli sorgulamalarda bulunun ve bununla alakalı bir kitap yazan, Yaman, yine filmdeki neredeyse tüm karakterler gibi uç bir isim. Gündüzleri modern Don Juan, geceleri de Süpermen'e dönüşen,insanların  ön yargılarından dem vuran, esnek dünya görüşüyle karışımıza dikilen neredeyse mükemmele yakın  bir karakter.

Ve bir de yoga öğretmenliği yapan, fakat yoga öğretisinden pek de nasibini almamış, huzuru henüz bulamamış, huzur satıcı Alara ile filmin en uç ve en "psikopat" karakteri, Büşra'nın müstakbel sözlüsü, aşırı muhafazakar, tıpkı Alara gibi yaptığıyla söylediği arasında tezatlıklar olan Ferit.


Film başta da söylediğim gibi bir aşk hikayesini ilginç hale getirmenin ötesinde, "yalnızlaşan insan ve onun dramı" konu başlıklı anlatmak istediği şeyi ezbere söylemlere dayanarak anlatması, karakterlerin neredeyse tümünün karikatürize edilmesi yüzünden, sosyolojik ya da psikolojik bir yaraya dair çok elle tutulur, içi dolu bir mesaj vermiyor/veremiyor. Büşra karakteri toplumda karşılığı olan bir tip olarak görülebilir ama yine de karakterin çelişkileri -bu çelişkiler yalnızca türbanlı bir kıza ait özel bir durum değil-, her insanın "öteki" olarak gördüğüne  karşı oluşabilecek yargılardan doğan çeşitli, gayet insani çelişkiler olarak düşünülmeli.

Filmin sanırım en tepki alması kaçınılmaz yeri sonu. Final sahnesi filmin başından beri kesin olarak tarafsız gibi gözüken, ortada duruşuna inat, ucu açık bir sahne olarak kalmış. Buraya kadar anlatılmak istenen çok netken, bundan sonrası yoruma açık bırakılmış. Ya da tam olarak söylemekten çekinilmiş.

Atatürk büstünün önünde başını açan bir kız


Filmin tartışmalı sonunda ise izleyicinin aklı bir hayli karışıyor. Canın söz konusu olduğunda dille Allah‘ı bile inkar ettiğini söyleyebilirsin diyen bir dinde, canla alakalı bir durum karşısında başörtüsünü açmak benim açımdan çok tepkiyle karşılanacak bir durum değil. Fakat bunu Atatürk büstünün önünde yapması işin rengini değiştiriyor. Bu sahne bazı çevrelerce provokasyon olarak düşünülebilir.

Filmi izleyenler ne düşünüyor bu sahneyle ilgili olarak ama sırf bu son sahne üzerinde hem konuşulması, tartışılması, sorulması gereken sorularla dolu. Bu yüzden de çok tartışılacağa benziyor.

6,5/10

Kaynak : 8sutun

An Education ~ Aşk Dersi 2010



7 yorum

Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 19 Şubat 2010
Yönetmen : Lone Scherfig
Senaryo : Lynn Barber , Nick Hornby
Görüntü Yönetmeni : John de Borman
Müzik : Paul Englishby
Yapım : 2009, İngiltere , 95 dk.

Emma Thompson (Müdire) , Peter Sarsgaard (David) , Alfred Molina (Jack) , Rosamund Pike (Helen) , Dominic Cooper (Danny) , Olivia Williams (Miss Stubbs) , Carey Mulligan (Jenny)

Dersimiz: Aşk

Konu: Aşk hayatın merkezi olursa ne olur?

Aşk mı kariyer mi? Uğruna herşeyi feda edecek bir aşk var mı? Varsa bile feda edilmeli mi? Daha ötesinde Aşk bir fedakarlık işimi ? Mantık ve duygular bir arada barınabilir mi?  Sevmek bedeli ağır bir gerçek mi?  Hepsini olmasa da bu ve benzeri soruların yanıtlarının en azından bir kısmını bulabileceğimiz bir film An Education. Filmin hikayesi gazeteci Lynn Barber’ın kaleme aldığı biyografiden uyarlanmış. Senaryo ise Nick Hornby'ye ait.

Jenny 17 yaşına geldiğinde geleceği için iyi adımlar atmak isteyen başarı bir öğrenciyken, hiç hesapta olmayan bir aşkın "pençesine düşüp", hayatı için zor bir tercih yapmakla karşı karşıya kalır.Jenny Fransız kültürünün etkilerinin yaşandığı bir dönemde, Juliette Greco şarkıları dinleyen, fransız filmlerine ve fransızcaya ilgi duyan ve tabiki Paris hayali kuran  hayalperset bir genç kızdır. Pek tabi saf temiz bir genç kızın  karşısına çıkan, olgun,  kibar, kendisine fazlaca ilgi gösteren bir erkeğe hayır deme lüksü olmadığı gibi , daha ötesinde ona kalbini kaptırmaması  zor bir ihtimal gibi gözükür.

Jenny'nin ayakları David'in dünyasına girince yerden kesilir. David kibar, ,ilgili ve bilgili tavırlarıyla Jenny'nin fazlaca tutucu ailesinin bile gönlünü kazanmayı başarır. Jenny hem aşkı ve hem de ders çalışmaktan ibaret bir hayattan öte,  eğlenceli, büyülü bir dünyanın varlığı gerçeğiyle karşı karşıya gelmenin başdöndürücülüğüyle, ailesinin de sıkı sıkıya takipçisi olduğu kariyer planından, bile vazgeçme aşamasına gelir. Fakat buna değip değmeyeceğini her zamanki gibi zaman gösterecektir.

Aşk dersi adıyla müsemma bir ders niteliğinde olup, mesajını apaçık vermeyi ihmal etmiyor. Bunun yanında film "aşkın karşısında herkes biraz tecrübesiz, herkes biraz çaresidir  amenna fakat beraberinde hayata karşı da tecrübeniz yoksa her an alaşağı olabilirsiniz" dedirtiyor. Film genel itibariyle bir aşk filmi gibi pazarlanmış gibi gözükse de gerçek de sosyal bir meseleden bireye inebilen yapısıyla daha ziyade bir dramatik bir gençlik filmi niteliği taşıyor. Bütün bu olumlu düşüncelere rağmen Oscar'daki En İyi Film kategorisindeki adaylığı kategoriyi renklendirmekten öteye gidemedi. Sanırım akademi de Up In The Air gibi bu filmin de bu kategori için bir numara küçük geldiği fikrinde birleşti.

10/8

Kaynak : 8sutun

Up in The Air ~ Aklı Havada / Aidiyet Yok!



10 yorum

“Ben her yerde yurdumdayım, hiçbir yerde de yurdumun dışında değilim. Eğer bir insan kendini yurdunda hissediyorsa, yurt diye baktığı o yerin herhangi bir adı olmaz. Dolayısıyla, benim gözümde yurt bir tür istikamettir.”

Hollywood, “kapitalist sistemin yalnızlaştırdığı insan ve onun dramı” hikayelerini çok sever. Bu gerçek hayatta karşılığı olan bir sorun ve elbette ki ele alınmaya, kurcalanmaya değer bir konu. Up İn The Air’de, yalnızlığını kutsamış bir adamın hikayesini izliyoruz.

Başrolde Ryan Bingham karakteriyle özel hayatında da benzer bir yaşamı benimsemiş gibi görünen George Clooney var. Ryan Bingham işi dolayısıyla sürekli farklı şehirler dolaşmak zorunda olan profesyonel bir “personel kovucudur”. Hayatı havalimanları, iyi oteller ve hayatında görmediği insanların işine son vermek için gittiği şirketler arasında mekik dokumakla geçer. Ryan ayağını yerden kesen bu yaşam tarzını son derece benimsemiş, hayatını küçük valizine sığdırmayı öğrenmiştir.
En büyük hayali dünyada çok az kişin başarabildiği en fazla uçma rekoruna imza atmaktır. Hayatını bu rekora adayacak kadar anlamsız bir yaşam sürdüren Ryan için etrafındaki diğer her şey ve herkes neredeyse bir teferruattan ibarettir. Fakat en nihayetinde rutin hayatına yalnızca renk olsun diye kattığı, kendisi gibi sürekli uçan, kendi deyimiyle “yalnızca takıldığı” kadın, Ryan’ın zamanla bir “limana demir atma” ihtiyacını körükleyecektir.

Up İn The Air yalnız adam ve dramının ötesinde, işten çıkarılan bir bakıma sektörde tek başlarına kalan insanların dramlarını izleme fırsatını da veriyor. Film, kapitalist sistemin bir başka acımasız yüzü; herkes yalnız ölür gerçeğiyle karşı karşıya bırakıyor bizleri. Up İn The Air yer yer dramatik noktalara, yer yer de ilişkilere dair önemli sorulara kafa yorması açısından tam bir romantik dram filmi hüviyetinde.

Oscar’da En İyi Film kategorisinde yarışmaya hak kazanan Up İn The Air, ABD Ulusal Eleştirmenler Birliği tarafından başta Yılın En İyi Filmi olmak üzere birçok ödül aldı. Fakat Up İn The Air, mesajını gözüne gözüne sokan anlatımıyla, klişe kurgusu ve dolayısıyla sonu tahmin edilebilir yapısıyla, sinema seyircisi açısından eğlencelik, tek izlenimlik filmler kategorisine dahil olmaktan kurtaramıyor kendini. Oscar’da ana kategorilerde alacağı herhangi bir ödül beni akademinin kararları hakkında epey düşündürecektir.

7/10


Bu yazı bu tarihte  8 Sutun' da yayınlanmıştır.

Mary and Max (2009)



0 yorum

Yapım:2009 ~ Avustralya
Tür:Animasyon, Dram, Komedi
Yönetmen:Adam Elliot
Senaryo:Adam Elliot
Yapımcı:Melanie Coombs
Görüntü Yönetmeni:Gerald Thompson
Müzik:Dale Cornelius

"Ama arkadaşlar iyidir"

Benim gibi anime film  sever olmaya yolunda hızla ilerleyen  biri için izlenebilecek en iyi filmlerden biri oldu Mary and Max. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan küçük Mary'nin Amerika'da bebeklerin kola şişesinden çıkıp çıkmadığının merakını celbetmesi sebebiyle başlayan bir mektup arkadaşlığının hikayesi . "Hayal gücünün sınırlarını zorlamak" sözü filmin geneli için de sarf edilebilir hiç şüphesiz. Hatta bu yönüyle filmden hafif bir Amelie tadını da almanız pek muhtemel.
Mary 8 yaşında Avustralyalı bir kız çocuğudur. Tek arkadaşı en sevdiği çizgi dizideki  Nobletler'dir. Birde bir yerlerden bulup buluşturduğu deniz kabuklarından, sakız paketlerinden, akşam yemeklerinden  kalan tavuk kemiklerinden yaptığı oyuncakları...En büyük hayali büyüyünce Earl Gray adında biriyle evlenmektir. Earl Gray babasının yıllarca çalışıp emekliye  ayrıldığı çay şirketinin de  adıdır aynı zamanda-alakayı siz kurun-. Filme dikkat çekici diğer bir karakter de hiç şüphesiz başta kendine has tarzıyla akıllara durgunluk veren annedir. Shery marka alkol şişesini elinden düşürmeyen, kriket maçı dinlemeye bayılan histerik, ilgisiz bir anne modeli. Zaten kopan düğmelerin yerine mandal takma fikri onun pratik  aklının ama aynı zamanda da baştan savma tavrının en önemli göstergesi. Her annenin, anne olma inisiyatifini kullanarak edindiği hakkını biraz suistimal etmiş gözükse de neticede bir anne ve anneler her zaman haklı. Yine de kızına  bebeklerin bira şişesinden çıktığını ve Shery marka içkiyi , her gün test etmek amacıyla içtiğini söyleyerek kandırmakla, ipin ucunu az da olsa kaçırmış olduğunu söylemek  mümkün.
Filmdeki bir diğer karakterse Mary'in mektup arkadaşı Max. Max obeziteyle boğuşan,  zaman zaman krizler geçiren, en keyif aldığı şeylerden biri olan ekmek arası çikolataya bayılan, bazen şizofrenik hallere bürünen, belediyeye aklına gelen her fikir ya da öneri için mektup yazan, -ki en aklıma yatanı; körlere ucu sivri bastonlar verilerek  sokakta yürürlerken bu sayede  de yerdeki çöplerin  toplanmasının sağlanması fikiriydi- Max de ne tesadüftür ki küçük Mary gibi yalnız birdir ve yine ne büyük tesadüftür ki onun da en sevdiği çizgi dizi Norbitler'dir. Norbitler'i görüntüsü olmayıp sesi olan bir televizyonla,  sesi olmayıp görüntüsü olan başka bir televizyon aracılığıyla izlemesi de filmde çok sık karşımıza çıkan hoş enstantenelerden biriydi.

Neticede bu iki kişin arasından yaşanan duygu dolu ve komik serüvenin sizde de oluşturacağı duygu buruk bir duygu olacaktır eminim. Zaaflarımız, korkularımız, düşler hayaller ve en önemlisi de arkadaşlık üzerine ders verme amacını da açıktan belli eden bir film Mary and Max.

8.5/10

500 Days Of Summer ~ Aşkın (500) Günü



5 yorum

Tür : Komedi / Dram / Romantik
Gösterim Tarihi : 9 Ekim 2009
Yönetmen : Marc Webb
Senaryo : Scott Neustadter , Michael H. Weber
Görüntü Yönetmeni : Eric Steelberg
Müzik : Rob Simonsen , Mychael Danna
Yapım : 2009, ABD , 95 dk.

Oyuncular

Joseph Gordon-Levitt (Tom Hansen) , Zooey Deschanel (Summer Finn) , Geoffrey Arend (McKenzie) , Chloe Moretz (Rachel Hansen) , Matthew Gray Gubler (Paul) , Clark Gregg (Vance)

Bir erkekle bir kadın tanışır

Romantik komedi tür olarak benim sinemada çok da izlemeyi tercih ettiğim bir tür değildir aslında. Hafta sonu arkadaşlarla sırf "çerez niyetine" gidip eğlenebileceğimiz, "saksıyı" çok zorlamayacağımız, bitiminde de aklımızı çok kurcalayıp, kafada çok yer etmeyecek bir film izleyelim istedim.


Fakat durum hiç de benim düşündüğüm gibi olmadı. Filmin ta en başında üçüncü anlatıcının; "Bu film sizin düşündüğünüz gibi bir erkekle bir kadın tanışır filmi değil" demesiyle beni baştan al aşağı etti. O an itibariyle anladım ki sıradan bir romantik komedi izlemeyecektim.

Tom mimarlık eğitimi alan fakat hayatını bir şirkette metin yazarı olarak sürdüren, aşka ve ilişkilere henüz inancını yitirmemiş bir romantiktir. Aşk için umutlarının tükendiği bir dönemde "hayatının aşkı"olabileceğine inandığı Summer'la tanışır ve Tom kara sevdaya tutulur. Summer ise aşka inanmayan ve ilişki kavramına hemcinslerinden çok  ayrı bakan bir kızdır. Tom için başta ilişkilerinin bir adı olmaması bir problem yaratmaz ama ateş bacayı sardığında, başka bir ifadeyle iş ciddiyete  bindiğinde "beraber takılıp iyi vakit geçiriyoruz ötesi berisi ne gam fikri" kabul edilebilir gelmez. Zaten filmin konusunu da  ikili arasındaki bu çatışma oluşturuyor. Düşünün, bir tarafta hayatının sonuna kadar sevdiği kadınla olmak isteyen aşık bir genç, diğer tarafta "sana hiç bir şey için söz veremem. Yarın uyandığında yanında olmayabilirim." diyen, bağlanmaktan korkan  bir kadın...

 Neticede konu itibariyle çok zengin ve özgün sayılmaz. Özgünlüğünü ve zenginliğini  zamanlar arasındaki geçişin filme kattığı o müthiş dinamizm oluşturuyor. Aşkın 5oo  gününü baştan sona doğru , rutin bir şekilde ilerlemiyor. Bu açıdan sahneleri birleştirme işi biraz seyirciye düşüyor.

Anti parantez "beklentiler" ve "realite" üzerine ekranın ikiye bölünmesiyle eş zamanlı olarak gösterilen bir sahne de yine filimin can alıcı ve "can acıtıcı" sahnelerinden biri olarak değerlendirilebilir.  Komedi öğelerinin , türünün benzerlerine göre daha kaliteli ve akıllıca durduğunu da söylemekte fayda var. İşin en ilginç yanı filmin başta aşk hakkında seyirciye bir kıssadan hisse verme gibi bir derdi varmış gibi gözüküyor.  Fakat film  sonunda, başta  idea ettiği şeyin aslında hiç de öyle olmadığını söyleyip bir nevi kendini haksız çıkarıyor. Tabi bu yine de filmin kıssadan hissesini oluşturuyor.

Neticede, en iyi romantik-aşk filmi listeme kendine iyi bir girişle yer edinen bir film oldu benim için 500 Of Days Summer.

9/10

Entre les murs ~ The Class ~ Sınıf (2008)



1 yorum

Yapım: Fransa, 2008
Tür: Dram
Yönetmen: Laurent Cantet
Senaryo: Robin Campillo, François Bégaudeau, Laurent Cantet, (kitap) François Bégaudeau
Yapımcı: Caroline Benjo, Carole Scotta
Görüntü Yönetmeni: Pierre Milon
Oyuncular
François Begaudeau, Franck Keita, Esmerelda Ouertani, Wei Huang

Dar Mekan, Geniş Mevzu

Kendizi Fransa'da herhangibir okulda, etnik kökeni farklı, bir gurup öfkeli gencin bulunduğu bir sınıfın içindeki bir öğrenci gibi düşünün. Zaten film izleyiciye böyle hissettirmek için kılı kırk yarmış gibi. O kadar ki, sınıfta yer yer haksız olduğunu düşündüğünüz bir öğrenciye tepki göstermek, zaman zaman da haksızlık edilip, terbiye sınırlarını aşan davranışlara maruz kaldığını düşündüğümüz öğretmeni kollama hissiyatı içinde buluyorsunuz kendinizi.

Son izlediğim Fransız yapımı film de, tesadüf bu ki; Fransa'da öteki olmakla ilgiliydi. Bu filmin  de derdi nispeten o. Fakat tek derdi bu değil. Sosyolojik bir çok mevzu hakkında söylemeye çalıştığı bir kaç konu var. Örneğin; Film ,terbiye etme, otorite koruma, disiplin ve yöntemleri konusunda bazı sorular soruyor, sorduruyor. Bunu gerçek mesleği öğretmenlik olan François üzerinde yapıyor.


François, filmlerde gördüğümüz tipik idelist öğretmen tipine çok yakın dursada, gerçekte her beşer  gibi onun da tosladığı duvarlar oluyor. Bu duvarlar bir gün bir öğrencisiyken, bir gün de, disiplinin nasıl verilmesi gerektiğine dair anlaşamadığı bir meslektaşı olabiliyor. Yine her gerçek insan gibi onun da sabrı taşıyor. O da öfkeleniyor. Fakat yine de diğer meslektaşlarına göre daha idealist, sistemi sorgulayan öğretmen potresi çiziyor.
Neticede meslekleri oyunculuk olmayan gerçek bir sınıf ve öğretmenin özel gibi duran ama evrensel bir kaç konuyu gerçekçi bir dille sorgulayan, film izlenmeye değer. Herhangibir texte bağlı değillermişcesine konuşan, kendilerini oynayan  bir sınıfın gösterdiği performans taktire şayan. 2008 yılının Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kucaklayamasa da, uzun yıllar sonra ülkesine, Fransa'ya Altın Palmiye gibi prestiji yüksek bir ödül kazandıran özel bir film. Ölmeden önce izlenecek filmler listenize ilk sıradan koymanızı tavsiye ederim.

9/10

Au Revoir, Les Enfants ~ Elveda Çocuklar 1987



0 yorum
_au_revoir_les_enfants



Tür: Dram, Savaş
Yapım: 1987, Fransa, Almanya
Yönetmen: Louis Malle
Senaryo: Louis Malle
Yapımcı: Louis Malle
Görüntü Yönetmeni: Renato Berta
Oyuncular:
Gaspard Manesse, Raphael Fejtö, Francine Racette




Bakakalmak  bir gidenin ardından...


Öğrenci yurtlarında yaşanan dostlukları iyi bilirim. Özellikle aileden ayrı düşmenin sebep olduğu o içi zor doldurulur  boşluğu az da olsa kapatabilecek bir arkadaş -dost arama çabasına girmiş bulursun kendini. Çoğu zaman da başarılı olursun. Kurşmuş olduğun o dostluk ömrünün sonuna kadar özel bir dostluk olarak kalır ve hep biraz buruk hatırlanır.Ya da ben öyle her şeye olduğu gibi özel anlamlar yüklüyorumdur. Bilmiyorum. Ama neticede buna benzer  duygular yaşatma fırsatı sunuyordur böyle ortamlar.


elvedaçocuklar1


Zamanlardan 2.Dünya Savaşı. Şavaşın özellikle tüm avrupayı ve avrupadaki yahudileri  "kırıp geçirdiği" bir ortamda katolik okulan giden iki öğrencinin aralarındaki, geç başlayan erken biten dostluğun hikayesi Au Revoir, Les Enfants. Bahsi geçen okul da bir çok yer gibi alman milislerin ablukası altındadır.Tüm bu sıkı yönetim ve baskıya rağmen okul yöneticileri isimlerini değiştirmek suretiyle üç yahudi öğrenciyi okullarında saklamayı başarırlar taki okul çalışanlarıdan biri, intikam amaçlı ispiyonculuk yapana kadar...


Elvedaçocuklar2


En büyük zevkleri geceleri birbirlerine Binbir Gece Masalları okumak olan, Julien Quentin ve yahudi öğrenci, Jean Bonnet'in  arasına 2.Dünya savaşı ve onun "götürüleri" girer. O yaşlarda bir çocuğun bir savaşı anlamlandırma çabasını ve elinden koparılan dostluğun, o anlam arayan bakışını seyrederken benim gibi sizde çok etkileneceksiniz.


Au Revoir, Les Enfants, bizi salya sümük ağlamak zorunda bırakan 2.Dünya Savaşı temalı filmlerinden biraz farklı olarak drmatikleştirme işini nispeten daha dozunda bırakmış bir film. Savaşın yaşattıklarını bir çocuğun gözüden çok bir dostluk hikayesinin üzerinden, pekala anlatmayı becerebilmiş başarılı bir dram.



8/10



Hunger ~ Açlık 2008 / Ölümüne bir direnişin öyküsü



2 yorum
_hungerafiş
Gösterim Tarihi : 20 Mart 2009
Yönetmen : Steve McQueen
Senaryo : Steve McQueen , Enda Walsh
Görüntü Yönetmeni : Sean Bobbitt
Müzik : Leo Abrahams
Yapım : 2008, İngiltere / İrlanda , 96 dk.
Oyuncular : Michael Fassbender (Bobby Sands) , Stuart Graham (Ray Lohan) ,Liam Cunningham (Peder Moran) , Helena Bereen (Anne)

"Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak nasıl cıkar karanlıklar aydınlığa" Nazım Hikmet

Filmdeki mücadele bana Nazım Hikmet'in bu sözlerini hatırlatmıştı. Son zamanlarda filmler konusunda isabetli davranıyorum sanırım. Bunu bu filmle de  bir kez daha görmüş oldum. Aslında bu aralar ihtiyacım olan son şey, beni anlık da olsa duygusal olarak sarsacak filmler izlemek  ama üstesinden geldim bir şekilde.

Bir hapishane filmi izliyorsanız şayet olacaklara kendinizi hazırlamanız gerekir fakat bu filmde olanlar benim aklımın hayalimin önceden çok da kestirmesi mümkün olmayan görüntülerden oluşuyor. Üstüne filmde gösterilenlerin  gerçek olduğunu da bilmek, filmi başka bir boyutta düşünmenize neden oluyor.

_2008_hunger

İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA-Irish Republican Army) militanları Maze Hapishanesin'de uzun süredir hiç değilse normal mahküm şartlarında yaşamayı talep eder. Fakat hükümet tarafından öyle görülüyorki gözden çıkarılan bu  mahkumların maruz kaldıkları şiddet, insanlık dışının ötesindeki muamele, militanların "battaniye" ve "yıkanmama" eylemlerine başlamalarına, bu mücadelede istedikleri sonucu alamamaları nedeniyle,  açlık grevine kadar  varan bir direnişin , başka değişle son kozlarını oynamalarına  kadar gidecek bir mücadelenin öyküsünü izliyoruz bu filmde

_hunger2

Fazla söze gerek yok dercesine neredeyse diyalogsuz sayılabilecek bir film. Tabi gurubun önderi konumundaki Bobby Sands ve Rahip Don Moran arasında geçen ve Boby sands'ın mücadele ve fedakarlık serüvenin nedenlerini/ niçinlerini anlattığı, davasındaki haklılığı önce rahip Moran'a sonrada tabiki seyirciye aktardığı "ikna edici"  uzun mu uzun  diyaloğu nu saymazsak. Bu uzun diyalogta özellikle dikkat çeken repliklerden biri ; Boby Sands'ın ; "Hayatımı tehlikeye atmak yapabileceğim tek şey değil Don.  Doğru olan bu !" demesi ve bir diğeri de, aldığı açlık grevine istinaden pedere sorduğu ; Tanrı beni affedecek mi?" sorusuna Pederin; "İntihar yüzünden olmasa da. Bu aptallığın için seni affetmeyecek" demesi...

_2008_hunger1
Şiddet sahnlerinin şiddeti, olması gereken çıplaklık beni biraz rahasız etsede Cannes Film Festivali’nde ilk filmiyle Altın Kamera ödülünü kazanma başarısını gösteren  Steve McQueen ortaya mükemmel bir iş çıkarmış diyebilirim. Yönetmenin en büyük başarısı belkide gerçekten hiç kaçınmadan, gerçek bir hikayeyi tüm gereçkliğiyle gözler önüne sermesi. Neticede insanoğlunun mücadele ruhunun, baş koyduğu davanın onun yaşamasının en büyük amacı olduğu zaman neleri göze alabileceğinin  resmi sayılabilecek bir film Hunger.


9/10

La Haine ~ Protesto 1995 / Fransa'da öteki olmak



0 yorum
_pretestoafiş
Yönetmen :Mathieu Kassovitz
Yapımcı : Christophe Rossignon
Senaryo Yazarı : Mathieu Kassovitz
Oyuncular : Vincent Cassel,Hubert Kounde,Said Taghmaoui,Francois Levantal,Marc Duret
Yapım Yılı, Ülkesi : Fransa, 1995
Süre : 96 dakika
Dil : Fransızca
Aldığı Çeşitli Ödüller

1995 Cannes Film Festivali : En iyi yönetmen
1995 European Film Awards : En iyi film
1996 César Awards : En iyi film

"Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir"


"Elli katlı bir binadan düşen adamın öyküsünü bilir misiniz?

Düşerken de kendine şu sözleri tekrarlamaktadır:'Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda,buraya kadar her şey yolunda,25. kattayım şu an ve buraya kadar her şey yolunda.

Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir."

_lahaine
Film bir anlatıcının bu hikayeyi anlatmasıyla başlıyor ve film yine bu istikametle bu sona doğru yol alıyor.

Protesto son zamanlarda izlediğim en çarpıcı suç filmlerinden biri. Filmin sosyolojik yanı özellikle çok kuvvetli. Eleştirel bir bakışı var ve gerçek bir sorunu son derece gerçek işlemiş Mathieu Kassovit. Yönetmenin filmi çektiğinde sadece 25 yaşında olduğunu bilmek de ayrıca şaşırtıcı tıpkı bu film gibi.Fransa'da öteki olmanın ne demek olduğunu, ırkçılığın, etnik kökene duyulan nefretin ne derecede olduğunu görebilme imkanı veriyor film.

Film Paris'in gettolarında yaşayan, biri Cezayir asıllı, bir fransız olan ve gereğindne fazla konuşan,ateşli bir çocuk olan  Said, biri yahudi Vinz ve bir diğeri de siyahi Hubert adındaki 3 gencin Abdel adındaki afrika asıllı arkadaşlarının polisler tarafından dövülerek öldürülmesini ve bu süreçde polisler tarafından yaşadıkları çeşitli arbede ve baskıları, bir gün gibi kısa bir süreye sığdırmayı başarabilen ve tüm bu olayları çarpıcı bir gerçeklikle gösteren muhteşem bi film. Bu ortak özlellikleri yaşadıkları toplumda  öteki olmak zorunda kalan üç genç de son derece öfkelidir. Öfkeleri elbetteki sisteme ve  en nihayetinde haketmediklerini düşündükleri, maruz kaldıkları muameleye...

Filmde görülesi sahnelerden biri de  Vinz'in ayna karşısında Fransızca yaptığı  Are you talking to me ? şovuydu.

_haine

Siyah-beyazın ve oyunculukların şıklığı, konunun yakı -şıksızlığıyla beraber izlemesi lazım gelen muhteşem bir film Protesto


9/10

Moolaade ~ Koruma (2004) Kadının Fendi...



7 yorum
korumaafiş1
Yapım: 2004 ~ BurkinaFaso, Fas, Fransa, Kamerun, Senegal, Tunus
Tür : Dram
Yönetmen : Ousmane Sembene
Seneryo : Ousmane Sembene
Yapımcı : Ousmane Sembene
Görüntü Yönetmeni: Dominique Gentil
Müzik: Boncana Naiga

Cesaretin var mı bir tabuyu yıkmaya ?

Bazı filmler vardır ki salt bir film olmanın çok daha ötesine gidip topluma dilinin döndüğünce bir şeyler anlatma amacı güderler. Böyle filmlere genelde " derdi olan" filmler denir ve söyledikleriyle sanatın insan için ne kadar lazım bir araç olduğunun bir kez daha altını çizerler.

Bu aralar ülkemizde  bir şekilde gündemde olan kadın sünneti konusunu görünce aklıma aylar önce izlediğim bu film geldi. Zira filmin konusu bizzatihi kadın sünneti ile ilgili. Bu tarz toplumda yönlendirici etkisi olan  ve farkındalık yaratan filmleri önemsiyorum. Bu film de bu konuda üstüne düşeni fazlasıyla yapmış.

_koruma3
Colle adında bir kadın çocukluğunda sünnet edilmesinin  zaralarından ötürü, büyük ihtimalle çoğu kadın gibi bir hayli muzdarip olmuş.Bu yüzden iki çocuğunu da doğarken kaybetmiş  ve yine  sünnet edilmesi hasebiyle diğer doğumlar sırasında can acıtıcı yöntemlere maruz kalmak zorunda kalmış. Colle yaşadığı yerin kurallarına rağmen  cesaretli/cesur davranarak, sünnet edilmek istemeyen ve kendisine sığınan bir kaç çocuğu, onların geleneksel olarak bağlı olduğu ve kesin kes itimat ettiği Koruma(moolaad) hakkını kullanarak kendi kanatları  altına alır. Moolaad geleneğinin sağladığı görünmez kalkan sayesinde kızlara dokunamazlar ama bu tabi ki   çocukları koruma inandını sürdüren Colle'nin önce eşinden ve sonra yaşadığı yerdeki ileri geleneler ve "mahalleden" baskı görürmesine sebep olur. Fakat Colle bu yolda yalnız olmasına rağmen ısrarını sürdürür.Çok geçmeden  güçlü, sözü geçen kadınları tarafına alan Colle artık daha fazla acı çekmeden  bu tabuyu yıkmanın yollarını aramaya başlar ve sonunda başarılı olur. Tabi bu süreçte de çeşitli kayıplar vermişlerdir.
_koruma1
Filmde sünnet olan çocukların özellikle çektiği fiziksel ve sonra ruhsal acıların ve bu çağ dışı uygulamanın kadınsal fonksiyonları nasıl bertaraf ettiğinin altını çiziyor Moolaade. Yine ataerkil bir alayışın hüküm sürdüğü o iklimde  kadınsal   başka problemlerin de neler olduğunu görme imkanı bulabiliyoruz filmde. Neticede içi boş inançların tartışmaya açılmasının bile imkansız gibi gözüktüğü bir yerde bu cesareti gösterip diğer insanlara öncü olmak, hele ki bunu ataerkil bir toplumda bir kadın olarak başarabilmek çok önemli . Umarım bu filmin mesajı ulaşması gereken kişilere ulaşarak görevini yerine getirmiştir. Film doğal havası ve amatör gibi duran ama amatör olmayacak kadar iyi oynayan oyuncularıyla ve en önemlisi de verdiği mesajla oldukça dikkat çekici ve çarpıcı bir film.


8/10


The Kite Runner ~ Uçurtma Avcısı 2007



8 yorum
kkite_runnerafiş
Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 21 Mart 2008
Yönetmen : Marc Forster
Senaryo : David Benioff , Khaled Hosseini (Kitap)
Yapım : 2007, ABD , 122 dk.
Oyuncular
Khalid Abdalla (Amir) , Atossa Leoni (Soraya) , Shaun Toub (Rahim Kahn) , Sayed Jafar Masihullah Gharibzada (Omar)

TheKiteRunner
Afgan yazar Khaled Hosseini’nin aynı adlı romanın bolca satmış olması filminin de belli bir standartın üstünde olmasını gerektiriyordu zatan. Kitabını henüz  okumadım fakat bir kitap okurmuşcasına keyif aldım diyebilirim bu filmden. Acıklı bir hikaye fakat acıtasyon yok ! Gerek de yok zaten hikaye ve hikayenin işlenişi kendi içindeki şiirsel dille bize geçirmesi gereken etkiyi fazlasıyla veriyor.

Filmin çıkış yolu; Farklı sınıflardan olan iki çocuğun dostluğu… Bu dosluk filmde uçurtma uçurma sevgisinin etrafında şekilleniyor. Akabinde yaşanan bir olay sonucu suçluluk duygusunun yaptırdıklarıyla iki dost arasındaki köprü yıkılıyor ve sonrasında uzun süre yaşanılan bu suçluluk duygusu ve  kahramanımızın bu duygudan kurtulabilmesi için eline geçen bir fırsat ve yine vefa borcunu ödeyebilmek için girişilen bazı fedakarlıklar…

Taliban rejiminin ülkeye gelmesiyle, yaşanılanlar, eleştiresel bir bakış açısıyla arka fonda yerini alıyor tabi.

The Kite Runner dostluk - vefa-sadakat-suçluluk duygusu gibi insani tüm değerler hakkında öğüt verme amacı gütmeden çok şey söyleyebildiği gibi dönemin siyasi- sosyal karışıklığı hakkında da çarpıcı, yüz karartıcı bazı gerçeklerini de gözler önüne seriyor. Uzun süreden sonra ağladığım ilk film olma özelliğini de taşıyor aynı zamanda The Kite Runer.-önemsiz bir ayrıntı- Bu filmin çok etkili ya da çok başarılı olduğunun bir ölçütü değil tabiki. Duygunun bana iyi geçtiğiyle alakalı birşey sanırım.

_thekiterunnerpic3

E kalbi olan herkes;  “Senin için bin tane bile yakalarım.”

sözünü duyduğunda duygulanır. Tabi bu söz aynı zamanda kahramanımızın hayatı boyunca kurtulamayacağını düşündüğü suçluluk duygusundan bir nebze kurtulup vefa borcunu ödemiş olmanın rahatlığıyla söylenmiş olması hasebiyle film içinde daha bir ehemmiyet arzediyor elbette.

Hollywood'un üsten bakan, karikatürize eden bakış açısıyla yaklaşması sebebiyle bu tür doğuya ait hikayeleri çekmesine  pek taraftar değilimdir. Bu filmde de nispeten öyle bir hava sezinledim. Bu film Afgan ya da  o topraklardan başka bir yönetmen tarafından çekilseydi, daha oryantealis öğelerle süslenseydi nasıl olurdu acaba diye de merak etmedim değil.


Mio Fratello E Figlio Unico ~ Abim Evin Tek Çocuğu 2007 / Bu ne yaman çelişki



1 yorum


Tür : Dram / Romantik Komedi
Gösterim Tarihi : 30 Kasım 2007
Yönetmen : Daniele Luchetti
Senaryo : Daniele Luchetti , Antonio Pennacchi (Kitap)

Yapım : 2007, İtalya , 108 dk.

Oyuncular

Elio Germano (Accio Benassi) , Riccardo Scamarcio (Manrico Benassi) , Angela Finocchiaro (Bayan Benassi) , Luca Zingaretti (Mario Nastri) , Anna Bonaiuto (Bella) , Massimo Popolizio (Benassi) , Ascanio Celestini (Padre Cavalli)

Mesajını adam akıllı veren bir film

Son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden biri Mio Fratello E Figlio Unico. İtalyan Oscarları olarak bilinen "David di Donatello Film Ödülleri'nin çoğunu silmiş süpürmüş.  Ülkesinde gördüğü bu ilgiyi, IMDB'ye bakınca dünyada  henüz görmemiş olduğunu anlıyoruz ki bu en dert edindiğim konulardan biridir. Bu yüzden , bu ve benzeri "piyasa filmi" dışındaki  filmleri,  eş dost "adam gibi filmler" izlesin mantığıyla, burda altını çizmeyi, bir nevi tanıtmayı görev biliyorum.
abimevintekcocugu

Mio Fratello E Figlio Unico, izleyenin yüreği dahil bir çok şeye dokunan, hayata dair herşeyin olduğu ama neticede  tek bir şeyi anlatan/vurgulayan, hem bir aile filmi, hem bir gençlik filmi, hem bir dönem filmi, hem de bir aşk filmi...

1960'lı yıllarda İtalya'da yaşanan ideolojik karmaşa ve kargaşa,mütevazi bir şekilde yaşayan , dar gelirli sayılabilecek, üç çocuklu tipik bir italyan ailesi olan Benassi' lerin , al birini vur ötekine dedirtecek kadar asi ve dikkafalı ,  Accio ve Manrico adındaki  iki çocuğu  üzerinden anlatılıyor.

Accio nispeten abisinden daha asi olduğu için başta abisi Manrico tarafından zaman zaman  tartaklanır. Bu tartaklanmaların asıl sebebi daha çok aralarındaki ideolojik farklılıktır. Çünkü Accio Faşistken, abi Manrico da Koministtir. Bir de üstüne Accio abisinin sevgilisiyle yakınlaşır. Kafası fikri olarak zaten yeterince karışık olan Accio, bu beklenmedik yasak  aşk yüzünden de iyice bulanacaktır.

Bu traji komik sayabileceğimiz öyküyü mühteşem müzikler ve yine aynı derece de muhteşm doğal oyunculukar eşliğinde izleme fırsatı sunuyor bize Daniele Luchetti . Samimi ve sıcak bir film. Netice de şunu söylüyor ve söyletiyor;

“İdeolojiler sadece idelojidir. Kızsanda karşı olsan da seni şüphesiz hiç bir ideoljik gurubun sevemeyeceği kadar seven, kollayan, kayıran ailenin yanında herşey önemini yitirir. Mühim olan sevdiklerin...Ötesi gerisi angarya”

... Aile kavramını yeniden gözden geçirmemize neden olduğu gibi ideolojilerin ona sımsıkı bağlı gibi gözüken bazı biryeler için,  ne kadar gelir geçer olduğunu ve bu tip gurupların, azınlık dahi olsa, eninde sonunda kişisel çıkarlar neticesinde, belli ölçüde amacının dışına nasıl çıkabileceğini de gösteren, mesajını gayet de adam akıllı veren bir yapım.

Sinemaya Nanni Moretti'nin asistanlığını yaparak adım atan yönetmen Daniele Luchetti, bu filmle, boynuz kulağı geçti mi yoksa sorusunu da sordurmuyor değil.

9/10


older post