İngiliz Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiliz Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CASHBACK~Zamana Güzellik Kat



 "Zamanı durdurabilirsiniz, hızlandırabilirsiniz de. Dondurabilirsiniz bile. Ancak başa saramazsınız. Yapılanı geri alamazsınız. Neyi gördüğünü düşündüm. Neyi görmediğini. Nasıl açıklayabileceğimi düşündüm. Ancak ne kadar düşünürsem düşüneyim, onu sakinleştirecek bir söz bulamadım. Kaçınılmaz olanı ne kadar erteleyebilirsiniz ki. Dünya donmuş dururken iki gün bekledim. Yine de bir çözüm bulamadım."

An Education ~ Aşk Dersi 2010



7 yorum

Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 19 Şubat 2010
Yönetmen : Lone Scherfig
Senaryo : Lynn Barber , Nick Hornby
Görüntü Yönetmeni : John de Borman
Müzik : Paul Englishby
Yapım : 2009, İngiltere , 95 dk.

Emma Thompson (Müdire) , Peter Sarsgaard (David) , Alfred Molina (Jack) , Rosamund Pike (Helen) , Dominic Cooper (Danny) , Olivia Williams (Miss Stubbs) , Carey Mulligan (Jenny)

Dersimiz: Aşk

Konu: Aşk hayatın merkezi olursa ne olur?

Aşk mı kariyer mi? Uğruna herşeyi feda edecek bir aşk var mı? Varsa bile feda edilmeli mi? Daha ötesinde Aşk bir fedakarlık işimi ? Mantık ve duygular bir arada barınabilir mi?  Sevmek bedeli ağır bir gerçek mi?  Hepsini olmasa da bu ve benzeri soruların yanıtlarının en azından bir kısmını bulabileceğimiz bir film An Education. Filmin hikayesi gazeteci Lynn Barber’ın kaleme aldığı biyografiden uyarlanmış. Senaryo ise Nick Hornby'ye ait.

Jenny 17 yaşına geldiğinde geleceği için iyi adımlar atmak isteyen başarı bir öğrenciyken, hiç hesapta olmayan bir aşkın "pençesine düşüp", hayatı için zor bir tercih yapmakla karşı karşıya kalır.Jenny Fransız kültürünün etkilerinin yaşandığı bir dönemde, Juliette Greco şarkıları dinleyen, fransız filmlerine ve fransızcaya ilgi duyan ve tabiki Paris hayali kuran  hayalperset bir genç kızdır. Pek tabi saf temiz bir genç kızın  karşısına çıkan, olgun,  kibar, kendisine fazlaca ilgi gösteren bir erkeğe hayır deme lüksü olmadığı gibi , daha ötesinde ona kalbini kaptırmaması  zor bir ihtimal gibi gözükür.

Jenny'nin ayakları David'in dünyasına girince yerden kesilir. David kibar, ,ilgili ve bilgili tavırlarıyla Jenny'nin fazlaca tutucu ailesinin bile gönlünü kazanmayı başarır. Jenny hem aşkı ve hem de ders çalışmaktan ibaret bir hayattan öte,  eğlenceli, büyülü bir dünyanın varlığı gerçeğiyle karşı karşıya gelmenin başdöndürücülüğüyle, ailesinin de sıkı sıkıya takipçisi olduğu kariyer planından, bile vazgeçme aşamasına gelir. Fakat buna değip değmeyeceğini her zamanki gibi zaman gösterecektir.

Aşk dersi adıyla müsemma bir ders niteliğinde olup, mesajını apaçık vermeyi ihmal etmiyor. Bunun yanında film "aşkın karşısında herkes biraz tecrübesiz, herkes biraz çaresidir  amenna fakat beraberinde hayata karşı da tecrübeniz yoksa her an alaşağı olabilirsiniz" dedirtiyor. Film genel itibariyle bir aşk filmi gibi pazarlanmış gibi gözükse de gerçek de sosyal bir meseleden bireye inebilen yapısıyla daha ziyade bir dramatik bir gençlik filmi niteliği taşıyor. Bütün bu olumlu düşüncelere rağmen Oscar'daki En İyi Film kategorisindeki adaylığı kategoriyi renklendirmekten öteye gidemedi. Sanırım akademi de Up In The Air gibi bu filmin de bu kategori için bir numara küçük geldiği fikrinde birleşti.

10/8

Kaynak : 8sutun

Eden Lake ~ Kan Gölü 2008



1 yorum

Tür : Gerilim / Korku
Gösterim Tarihi : 14 Ağustos 2009
Yönetmen : James Watkins
Senaryo : James Watkins
Müzik : David Julyan
Yapım : 2008, İngiltere , 91 dk.
Oyuncular
Kelly Reilly (Jenny) , Tara Ellis (Abi) , Jack O’Connell (Brett) , Finn Atkins (Paige) , Jumayn Hunter (Mark) , Michael Fassbender (Steve)

Hafta sonu tatili için şehirden uzak,sessiz bir gölün kıyısında kamp yapmayı seçen Steve ve kız arkadaşı Jenny için bu gezi, bir grup kendini bilmez serseri yüzünden cehenneme döner. Tanıdık bir konu özeti gibi gelebilir. Hatta gidişatı tahmin edilebilir bir film gibi de durabilir. Öyle de...Yer yer şaşırtsa da,ters köşe yapsa da, kendi türlerinden şekil itibariyle ayrılmaktan kurtulamıyor.

Her şey mesut çiftimizin  provoke edilmek için fırsat kollayan, sorunlu çocukların oluşturduğu bir çeteye "bulaşma" gafletini göstermesiyle başlıyor. Çift etrafına saldırgan davranan bu gruba başta çok bulaşmak istemese de gelişen olaylar bir şekilde onları karşı karşıya getiriyor. Zevkine huzur bozmak için fırsat kollayan bu küçük çetenin başlattığı küçük masum olmayan  oyun  artık kendilerinin de sonunu çok kestiremedikleri bir savaşa dönüşüyor. Artık huzur bulmak için gelinen bu güzel göl kıyısının, huzurun çoktan kaçtığı bir  kan gölüne dönmesi an meselesidir.


Ne bu şiddet bu celal ?
Film çocukluk ve masumiyet ilişkisini al aşağı etmesi açısından rahatsız edici. Hatta bu ve benzeri açılardan sınırları zorladığı bile söylenebilir. Bu sebeple  izleyende sinirleri bozma etkisi yaratması amaçlanmış gibi gözüküyor. Eden Lake, şiddete başvuran çocuklara "bir gurup kendini bilmez serseri" deme lüksünü vermiyor.  Filmi ilginç kılan, hatta daha ötede rahatsız edici yapan tarafı da bu zaten. Kendini bilmemekten hatta, kendini kaybetmekten öte, daha derin psikolojik ve sosyolojik  problemlerin yarattığı çocuktan evrimleşen, şeytana bile şapka çıkartan cinsten  davranışlarda bulunan bu canavarların, nasıl bu denli insanlıktan çıkabileceğini anlamakta çok güçlük çeksek de,  film yer yer çocukların bu kıvama nası gelebileceklerini, ebeveynleri üzerinden göstermeye çalışıyor. Fakat topu tamamen aileye ve aile yapısına atmıyor. İnsan ve içindeki şiddet duygusunun sınırlarını da kendince gösteriyor hem de son zerresine kadar. Filmi çok rahatsız edici bulduğumu söyleyebilirim. Yönetmenin seyirciye geçmesini istediği duygu da buydu sanırım. Bu açıdan amacına ulaşmış gibi gözükse de, başta da dediğim gibi kestirilebilir olay örgüsüyle ayrı bir yere koyabileceğim bir film değil Eden Lake


6/10

Hunger ~ Açlık 2008 / Ölümüne bir direnişin öyküsü



2 yorum
_hungerafiş
Gösterim Tarihi : 20 Mart 2009
Yönetmen : Steve McQueen
Senaryo : Steve McQueen , Enda Walsh
Görüntü Yönetmeni : Sean Bobbitt
Müzik : Leo Abrahams
Yapım : 2008, İngiltere / İrlanda , 96 dk.
Oyuncular : Michael Fassbender (Bobby Sands) , Stuart Graham (Ray Lohan) ,Liam Cunningham (Peder Moran) , Helena Bereen (Anne)

"Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak nasıl cıkar karanlıklar aydınlığa" Nazım Hikmet

Filmdeki mücadele bana Nazım Hikmet'in bu sözlerini hatırlatmıştı. Son zamanlarda filmler konusunda isabetli davranıyorum sanırım. Bunu bu filmle de  bir kez daha görmüş oldum. Aslında bu aralar ihtiyacım olan son şey, beni anlık da olsa duygusal olarak sarsacak filmler izlemek  ama üstesinden geldim bir şekilde.

Bir hapishane filmi izliyorsanız şayet olacaklara kendinizi hazırlamanız gerekir fakat bu filmde olanlar benim aklımın hayalimin önceden çok da kestirmesi mümkün olmayan görüntülerden oluşuyor. Üstüne filmde gösterilenlerin  gerçek olduğunu da bilmek, filmi başka bir boyutta düşünmenize neden oluyor.

_2008_hunger

İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA-Irish Republican Army) militanları Maze Hapishanesin'de uzun süredir hiç değilse normal mahküm şartlarında yaşamayı talep eder. Fakat hükümet tarafından öyle görülüyorki gözden çıkarılan bu  mahkumların maruz kaldıkları şiddet, insanlık dışının ötesindeki muamele, militanların "battaniye" ve "yıkanmama" eylemlerine başlamalarına, bu mücadelede istedikleri sonucu alamamaları nedeniyle,  açlık grevine kadar  varan bir direnişin , başka değişle son kozlarını oynamalarına  kadar gidecek bir mücadelenin öyküsünü izliyoruz bu filmde

_hunger2

Fazla söze gerek yok dercesine neredeyse diyalogsuz sayılabilecek bir film. Tabi gurubun önderi konumundaki Bobby Sands ve Rahip Don Moran arasında geçen ve Boby sands'ın mücadele ve fedakarlık serüvenin nedenlerini/ niçinlerini anlattığı, davasındaki haklılığı önce rahip Moran'a sonrada tabiki seyirciye aktardığı "ikna edici"  uzun mu uzun  diyaloğu nu saymazsak. Bu uzun diyalogta özellikle dikkat çeken repliklerden biri ; Boby Sands'ın ; "Hayatımı tehlikeye atmak yapabileceğim tek şey değil Don.  Doğru olan bu !" demesi ve bir diğeri de, aldığı açlık grevine istinaden pedere sorduğu ; Tanrı beni affedecek mi?" sorusuna Pederin; "İntihar yüzünden olmasa da. Bu aptallığın için seni affetmeyecek" demesi...

_2008_hunger1
Şiddet sahnlerinin şiddeti, olması gereken çıplaklık beni biraz rahasız etsede Cannes Film Festivali’nde ilk filmiyle Altın Kamera ödülünü kazanma başarısını gösteren  Steve McQueen ortaya mükemmel bir iş çıkarmış diyebilirim. Yönetmenin en büyük başarısı belkide gerçekten hiç kaçınmadan, gerçek bir hikayeyi tüm gereçkliğiyle gözler önüne sermesi. Neticede insanoğlunun mücadele ruhunun, baş koyduğu davanın onun yaşamasının en büyük amacı olduğu zaman neleri göze alabileceğinin  resmi sayılabilecek bir film Hunger.


9/10

The Fall ~ Düşüş 2006 / Masal bu ya !



2 yorum



Tür : Macera / Dram / Fantastik / Gizem


Yönetmen : Tarsem Singh
Senaryo : Dan Gilroy , Nico Soultanakis , Tarsem Singh
Görüntü Yönetmeni : Colin Watkinson
Müzik : Krishna Levy
Yapım : 2006, Hindistan / İngiltere / ABD , 117 dk

Oyuncular : Catinca Untaru (Alexandria) , Justine Waddell (Evelyn) , Lee Pace (Roy Walker ve Blue Bandit) , Kim Uylenbroek (Doktor ve Büyük İskender) , Aiden Lithgow (Ulak)

"Görsel Bir Şölen" lafını en çok hak eden film

The Fall gibi etkileyici bir yapımın methini çok zaman önce duymamış olmam sanırım benim hatam. Fakat şundan da eminim ki bu film kesinlikle es geçilmiş, hak etiği ilgiyi, takdiri henüz bulamamış  bir film. Bu yüzden filmi izleme ayrıcalığına eriştiğim için kendimi biraz  şanslı addediyorum.

David Fincher ile Spike Jonze’un yapımcılığını üstlendiği film son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden biri. Görsel, düşsel, masalsal herşeyi iyice harmanlamış, özenildiği, bezenildiği su götürmez bir gerçek olan harika bir yapım The Fall ve hala izlemeyenler varsa çok yazık derim.

The Fall görsel anlamda izleyiciyi doyurmaya yetecek hatta artacak bir film. Film, Ayasofya dahil bir çok farklı mekandan masallara ya da  ancak düşsel dünyaya ait olabilecek gibi duran güzellikteki tüm mekanları  anlamlı geçişlerle destansı bir anlatım eşliğinde  izleyiciye sunuyor. Kendinizi bir filmin içinde ziyadesiyle bulmak yetmiyormuş gibi, bir de bir muhteşem bir masalın içinde buluveriyorsunuz. E bir izleyici daha ne ister ki ? Üstelik yönetmen filmde hiç bir görsel efekt kullanmamış ve yine  son derece titiz davranmış olacak  ki filmi tam 4 yılda tamamlamış.


1920'li yılların Los Angeles'ın da bir hastanede tanışan küçük bir kız ve kederli figüranın dostluğunu konu alıyor The Fall. Artık yaşamak istemeyen bir figüran ve masallara inanmaya hazır küçük kız için düşsel yolculuğa çıkma zamanıdır ve bu yolculuk yer yer gerçek dünya ve masal dünyası arasındaki dengenin yitmesine sahne olacaktır. Figüranın umutsuzluğu ve mutsuzluğu,  küçük kızın yaşama sevinciyle birleşip tezat oluşturacak yer yer kesişecek ve bu durum neticesinde artık bir ucundan küçük kızın tuttuğu bir uçundan da  masalı anlatan ama fakat hikayenin  ipleri kesinlikle elinde olmayan figüranın tutuğu hatta çekiştirdiği, sonunu onların da kestiremediği, bir hikayeye dönüşecektir.


"Alexsandra : ama masalı dinlemem gerekli.
Evelyn: Başka birinden istemelisin. Bende mutlu sonlar yok."

Bu muhteşem görsel şölenin son dakikalarını da salya sümük bir şekilde sonlandırdığımı belirtmek isterim.

10/10


older post