dünya sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Buzdan Hayaller



4 yorum
"-Süper güçlerin var mı?
-Yok ama orada olmadığı halde bir palmiye ağacı görmeni sağlayabilirim. Hatta, dikkatlice bakarsan palmiye yapraklarının rüzgarda titrediğini göreceksin. O şeyin içinde bir palmiye ağacı var. Çok soğuk bir ülkede yaşadığını unutuyorsun. Tatlı tatlı üşüyorsun. En az süper gücün olması kadar fantastik."


Noi Albinoi

BİR FİLM BİR ŞARKI; Chungking Express ~ California Dreamin



0 yorum

Şarkı: The Mamas & the Papas
Ayrılık acısından etrafını bile göremeyen bir adama aşık , aynı zamanda California'ya gitme hayali kuran Faye'in, çalıştığı büfe olan  Midnight Express’te yüksek sesle ve sık sık dinlediği ya da yaşadığı mı diyelim şarkı California Dreamin. Kısacası bir ait olmanın şarkısı aynı zamanda da ait olamamanın...Yönetmen Kar Wai Yong'u biraz da Tarantino'nun katkılarıyla üne kavuşturmuş bir film. Chunhing Express için söylenebilecek ne çok şey var elbette fakat, ne kadar çok üzerine methiyeler düzülmesi gereken  film ve ne kadar az zaman...

The Song Of Sparrows ~ Serçelerin Şarkısı (2008)



0 yorum

Yapım:2008 ~ İran
Tür:Dram
Yapımcı,Yönetmen: Majid Majidi
Senaryo:Mehran Kashani, Majid Majidi

Kerim  : sen orayı bin yılda temizleyemezsin..

Hüseyin : temizleyeceğiz.. sonra da suyla doldurduğumuzda içine yüz bin balık koyabiliriz..
Karim : yüz bin balık ne kadardır biliyor musun ?
Hüseyin : şey.. yüz bin balıktır..

İran Sineması denilince akla ilk gelen isimlerden biri Macid Macidi. Yönetmenin  filmlerinin konusunu genellikle alt sınıfın, onuru ile yaşayan insanları oluşturuyor. Dürüstlük, onur, "saf"lık  gibi kavramlar onun insanı anlama ve anlatma konusundaki en büyük araçlarından biri. Onun filmlerinde umudunu kaybetmek üzere olan insanların, kendilerinden taviz vermeden, en nihayetinde bütün gecelerin sabaha varacağının farkındalığıyla , hayata nasıl tutunduklarını görüyoruz. Aynı zamanda, özellikle çocukların insan eli değmemiş dünyasını bir araç olarak kullanan ve bu yolla evrensel  mesajlar veren bir yönetmen Macid Macidi. Haziran ayında Altyazı dergisinin özel söyleşi bölümde yer verdiği yönetmen röportajda; "Olayları çoğu zaman çocukların gözünden anlatıyorsunuz. Çocukların dünyasını nasıl tanımlarsınız?" sorusuna şu cevabı veriyor:

"Çocuklar, bana hep saf" şunu hatırlatıyor: Bizler de bir zamanlar masum meleklerdik, daha sonra cennetten kovulduk. Özümüzdeki o çocuktan o kadar uzaklaştık ki, başka bir insana dönüştük. Eğer, çocukluğun o özüne, saflığına dönebilmek mümkün olsaydı, dünyayı farklı gözlerle görebilirdik. Çocukların dünyası çok sadık ve saf bir dünya. Çocuk oyuncularla çalışırken, işte bu dünyaya girebilmek gerekiyor. Çocuğun bir gardı vardır, onu aşabilirsen rahatlıkla dünyasına girebilirsin. Çocukların ruhları çok zengin oluyor. Bunu anlayabilmek için de onların seviyesine inmek, onlarla yakınlık kurmak gerekiyor."


Film deve kuşu çiftliğinde çalışan Kerim'in kızının işitme cihazını, çöplüğe dönmüş bir kuyuda kaybetmesiyle başlar. İş yerinden apar topar cihazın kaybolduğu kuyuya gelen Kerim,  oğlu Hüseyin'le arkadaşlarını cihazı ararken bulur. Aynı zamanda Hüseyin ve arkadaşlarının bu kuyuyla ilgili bir hayali vardır.  Orayı  temizleyip, yüz bin balıkla doldurup, doğal bir akvaryum oluşturmak...Baba Kerim'in tüm itirazlarına rağmen Hüseyin ve arkadaşları bu sevdadan vazgeçmez. Bu arada cihaz bulunur fakat artık işlevini kaybetmiştir. Yeni işitme cihazı içinse Kerim'in kemerini epey sıkması gerekmektedir. Fakat tam bu süreçte çalıştığı devekuşu çiftliğinden atılır. Bir iş için gittiği Tahran'da tesadüf eseri şoförlüğe başlayan Kerim, bu büyük şehrin karmaşasına, hızına şahit olacak, içindeki iyi ve kötü savaşını yer yer kaybedip, yer yer kazanacaktır.


Serçelerin Şarkısı’nda (The Song Of Sparrows) bir babanın başta kendi, sonra da ailesi için verdiği mücadeleyi, aynı zamanda da bir çocuğun tüm iyi niyetiyle bir hedefe nasıl sarıldığını ve bu uğurda çekilen sıkıntıların üstesinden nasıl gelebildiğini görüyoruz. Aslında film iki düzlemde yürüyor; Bir tarafta yoktan var etmeye çalışan ve umudunu hemen hemen kaybetmeyen bir çocuk, diğer tarafta da hayatın ona hiç de adil davranmadığını düşünen bir baba...



Ayrıca, 2008 Berlin Film Festivali’nde Mohammed Amir Naji’nin performansıyla En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde Gümüş Ayı ödülüne layık görülmüştü.Sözün kısası izlemeye değer bir film. Özellikle İran sinemasına ilgi duyuyorsanız hiç ama hiç atlamamanız gereken bir film. Keyifli seyirler...


8,5/10


Mary and Max (2009)



0 yorum

Yapım:2009 ~ Avustralya
Tür:Animasyon, Dram, Komedi
Yönetmen:Adam Elliot
Senaryo:Adam Elliot
Yapımcı:Melanie Coombs
Görüntü Yönetmeni:Gerald Thompson
Müzik:Dale Cornelius

"Ama arkadaşlar iyidir"

Benim gibi anime film  sever olmaya yolunda hızla ilerleyen  biri için izlenebilecek en iyi filmlerden biri oldu Mary and Max. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan küçük Mary'nin Amerika'da bebeklerin kola şişesinden çıkıp çıkmadığının merakını celbetmesi sebebiyle başlayan bir mektup arkadaşlığının hikayesi . "Hayal gücünün sınırlarını zorlamak" sözü filmin geneli için de sarf edilebilir hiç şüphesiz. Hatta bu yönüyle filmden hafif bir Amelie tadını da almanız pek muhtemel.
Mary 8 yaşında Avustralyalı bir kız çocuğudur. Tek arkadaşı en sevdiği çizgi dizideki  Nobletler'dir. Birde bir yerlerden bulup buluşturduğu deniz kabuklarından, sakız paketlerinden, akşam yemeklerinden  kalan tavuk kemiklerinden yaptığı oyuncakları...En büyük hayali büyüyünce Earl Gray adında biriyle evlenmektir. Earl Gray babasının yıllarca çalışıp emekliye  ayrıldığı çay şirketinin de  adıdır aynı zamanda-alakayı siz kurun-. Filme dikkat çekici diğer bir karakter de hiç şüphesiz başta kendine has tarzıyla akıllara durgunluk veren annedir. Shery marka alkol şişesini elinden düşürmeyen, kriket maçı dinlemeye bayılan histerik, ilgisiz bir anne modeli. Zaten kopan düğmelerin yerine mandal takma fikri onun pratik  aklının ama aynı zamanda da baştan savma tavrının en önemli göstergesi. Her annenin, anne olma inisiyatifini kullanarak edindiği hakkını biraz suistimal etmiş gözükse de neticede bir anne ve anneler her zaman haklı. Yine de kızına  bebeklerin bira şişesinden çıktığını ve Shery marka içkiyi , her gün test etmek amacıyla içtiğini söyleyerek kandırmakla, ipin ucunu az da olsa kaçırmış olduğunu söylemek  mümkün.
Filmdeki bir diğer karakterse Mary'in mektup arkadaşı Max. Max obeziteyle boğuşan,  zaman zaman krizler geçiren, en keyif aldığı şeylerden biri olan ekmek arası çikolataya bayılan, bazen şizofrenik hallere bürünen, belediyeye aklına gelen her fikir ya da öneri için mektup yazan, -ki en aklıma yatanı; körlere ucu sivri bastonlar verilerek  sokakta yürürlerken bu sayede  de yerdeki çöplerin  toplanmasının sağlanması fikiriydi- Max de ne tesadüftür ki küçük Mary gibi yalnız birdir ve yine ne büyük tesadüftür ki onun da en sevdiği çizgi dizi Norbitler'dir. Norbitler'i görüntüsü olmayıp sesi olan bir televizyonla,  sesi olmayıp görüntüsü olan başka bir televizyon aracılığıyla izlemesi de filmde çok sık karşımıza çıkan hoş enstantenelerden biriydi.

Neticede bu iki kişin arasından yaşanan duygu dolu ve komik serüvenin sizde de oluşturacağı duygu buruk bir duygu olacaktır eminim. Zaaflarımız, korkularımız, düşler hayaller ve en önemlisi de arkadaşlık üzerine ders verme amacını da açıktan belli eden bir film Mary and Max.

8.5/10

Crying Out Love In The Center Of The World ~ Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum 2005



2 yorum
_dunyaninposter
Tür : Romantik
Gösterim Tarihi : 7 Ocak 2005
Yönetmen : Isao Yukisada
Senaryo : Yuji Sakamoto , Isao Yukisada , Kyouichi Katayama (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Noboru Shinoda
Yapım : 2004, Japonya , 138 dk.
Oyuncular

Takao Osawa , Kou Shibasaki , Masami Nagasawa , Mirai Moriyama , Yuhki Amamai , Minami Ichikawa , Kei Haruna

Anılar şimdi gözümde canlandılar

Kimi anılar vardır unutmak için zaman gerekir felan... Ama kimi anılar da vardır ki unuttuğunu zannadersin ama bir bakarsın ki aslında yüreğinden ve hafızandan hiç silememişsindir. En ufak bir ayrıntı bile o anıların yeniden canlanmasına yeter.Hatta yüreğini, onu yaşadığın zaman ki kadar açıttığına şahit olursun. Belki de daha çok...Her gerçek aşk hikayesi bahsettğim bu ikinci tip anıların kapsamına giriyor sanırım. Hani Sezen Aksu'nun da değimiyle "canımın çoğu kaldı sende" hikayesi :/

_doyaia

Anılarla ilgili bu kadar ahkam kestikten sonra gelelim filme...İsmiyle dikkatimi çeken filmlerden biridir bu film. İsminden dolayı enteresan bir konusu olabileceğini düşündüm ve çok geçmeden merakımı giderdim.

Uzak Doğu'nun aşina olduğumuz naif ve beraberinde dramatik aşk konulu filmlerinden biri. "İlk aşk hiçbir zaman unutulmaz hele ki daramatik bir sonla noktalanmışsa hiç mi hiç unutulmaz" dedirten bir film aynı zamanda. Ülkesinde gişe rekoru kırdığını  da belirtmek isterim ama her zaman altını çizdiğim gibi bu filmin ne kadar iyi olduğunun ölçütü olmaz. Ülkemizde gişe rekorları kıran filmleri düşünün. Ama yok düşünmeyin! Zira bu film hakkında yanlış bir izlenime kapılırsınız sonra :)


New_resim004
Ritsuko evlenem arefesindeyken ortadan kaybolur. Esas oğlan ve müstakbel nişanlı olan Saku, Ritsuko'nun kendinin de doğup büyüdüğü kasabaya gittiğini öğrenip  yola koyulur. Bu yolculuk nişanlısını bulmak içindir ama  çocukluk yıllarının geçtiği kasaba onu yıllar önce kaybettiği ilk aşk'ına götürür. Beraberken yaşadıkları yerlere gidip anılarını yad eder ve aslında bu aşkın kalbinden hiç silinmediğini görür. Bu aşamada nişanlısı Ritsuko'nun bu anılarda önemli bir yeri olduğunu öğrenecektir.Hikayeyi garip yapan bu üçü arasındaki  ilişki.
Film enteresan bir hikaye sahip aslında her ne kadar basit bir aşk filmi gibi gözükse de sıradan bir senaryoyu sıradaşı yapabilecek çeşitli ayrıntılar var filmde. Örneğin aşık çiftimizin iletişim  yöntemleri karşılı olarak birbileri için doldurdukları  kasete kaydedilmiş konuşmarı dinlemek. Zaten bu yöntem sayesinde -ya da yüzünden mi demeliyim- bu aşk daha bir unutulmaz olmak zorunda kalmıştır. Şimdiye kadar izlediğim en iyi aşk filmi değil elbette bu film ama dokunaklı bir aşk filmi izlemek isteyenleri de fazlasıyla tatmin edeci


7/10


La Haine ~ Protesto 1995 / Fransa'da öteki olmak



0 yorum
_pretestoafiş
Yönetmen :Mathieu Kassovitz
Yapımcı : Christophe Rossignon
Senaryo Yazarı : Mathieu Kassovitz
Oyuncular : Vincent Cassel,Hubert Kounde,Said Taghmaoui,Francois Levantal,Marc Duret
Yapım Yılı, Ülkesi : Fransa, 1995
Süre : 96 dakika
Dil : Fransızca
Aldığı Çeşitli Ödüller

1995 Cannes Film Festivali : En iyi yönetmen
1995 European Film Awards : En iyi film
1996 César Awards : En iyi film

"Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir"


"Elli katlı bir binadan düşen adamın öyküsünü bilir misiniz?

Düşerken de kendine şu sözleri tekrarlamaktadır:'Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda,buraya kadar her şey yolunda,25. kattayım şu an ve buraya kadar her şey yolunda.

Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir."

_lahaine
Film bir anlatıcının bu hikayeyi anlatmasıyla başlıyor ve film yine bu istikametle bu sona doğru yol alıyor.

Protesto son zamanlarda izlediğim en çarpıcı suç filmlerinden biri. Filmin sosyolojik yanı özellikle çok kuvvetli. Eleştirel bir bakışı var ve gerçek bir sorunu son derece gerçek işlemiş Mathieu Kassovit. Yönetmenin filmi çektiğinde sadece 25 yaşında olduğunu bilmek de ayrıca şaşırtıcı tıpkı bu film gibi.Fransa'da öteki olmanın ne demek olduğunu, ırkçılığın, etnik kökene duyulan nefretin ne derecede olduğunu görebilme imkanı veriyor film.

Film Paris'in gettolarında yaşayan, biri Cezayir asıllı, bir fransız olan ve gereğindne fazla konuşan,ateşli bir çocuk olan  Said, biri yahudi Vinz ve bir diğeri de siyahi Hubert adındaki 3 gencin Abdel adındaki afrika asıllı arkadaşlarının polisler tarafından dövülerek öldürülmesini ve bu süreçde polisler tarafından yaşadıkları çeşitli arbede ve baskıları, bir gün gibi kısa bir süreye sığdırmayı başarabilen ve tüm bu olayları çarpıcı bir gerçeklikle gösteren muhteşem bi film. Bu ortak özlellikleri yaşadıkları toplumda  öteki olmak zorunda kalan üç genç de son derece öfkelidir. Öfkeleri elbetteki sisteme ve  en nihayetinde haketmediklerini düşündükleri, maruz kaldıkları muameleye...

Filmde görülesi sahnelerden biri de  Vinz'in ayna karşısında Fransızca yaptığı  Are you talking to me ? şovuydu.

_haine

Siyah-beyazın ve oyunculukların şıklığı, konunun yakı -şıksızlığıyla beraber izlemesi lazım gelen muhteşem bir film Protesto


9/10

Moolaade ~ Koruma (2004) Kadının Fendi...



7 yorum
korumaafiş1
Yapım: 2004 ~ BurkinaFaso, Fas, Fransa, Kamerun, Senegal, Tunus
Tür : Dram
Yönetmen : Ousmane Sembene
Seneryo : Ousmane Sembene
Yapımcı : Ousmane Sembene
Görüntü Yönetmeni: Dominique Gentil
Müzik: Boncana Naiga

Cesaretin var mı bir tabuyu yıkmaya ?

Bazı filmler vardır ki salt bir film olmanın çok daha ötesine gidip topluma dilinin döndüğünce bir şeyler anlatma amacı güderler. Böyle filmlere genelde " derdi olan" filmler denir ve söyledikleriyle sanatın insan için ne kadar lazım bir araç olduğunun bir kez daha altını çizerler.

Bu aralar ülkemizde  bir şekilde gündemde olan kadın sünneti konusunu görünce aklıma aylar önce izlediğim bu film geldi. Zira filmin konusu bizzatihi kadın sünneti ile ilgili. Bu tarz toplumda yönlendirici etkisi olan  ve farkındalık yaratan filmleri önemsiyorum. Bu film de bu konuda üstüne düşeni fazlasıyla yapmış.

_koruma3
Colle adında bir kadın çocukluğunda sünnet edilmesinin  zaralarından ötürü, büyük ihtimalle çoğu kadın gibi bir hayli muzdarip olmuş.Bu yüzden iki çocuğunu da doğarken kaybetmiş  ve yine  sünnet edilmesi hasebiyle diğer doğumlar sırasında can acıtıcı yöntemlere maruz kalmak zorunda kalmış. Colle yaşadığı yerin kurallarına rağmen  cesaretli/cesur davranarak, sünnet edilmek istemeyen ve kendisine sığınan bir kaç çocuğu, onların geleneksel olarak bağlı olduğu ve kesin kes itimat ettiği Koruma(moolaad) hakkını kullanarak kendi kanatları  altına alır. Moolaad geleneğinin sağladığı görünmez kalkan sayesinde kızlara dokunamazlar ama bu tabi ki   çocukları koruma inandını sürdüren Colle'nin önce eşinden ve sonra yaşadığı yerdeki ileri geleneler ve "mahalleden" baskı görürmesine sebep olur. Fakat Colle bu yolda yalnız olmasına rağmen ısrarını sürdürür.Çok geçmeden  güçlü, sözü geçen kadınları tarafına alan Colle artık daha fazla acı çekmeden  bu tabuyu yıkmanın yollarını aramaya başlar ve sonunda başarılı olur. Tabi bu süreçte de çeşitli kayıplar vermişlerdir.
_koruma1
Filmde sünnet olan çocukların özellikle çektiği fiziksel ve sonra ruhsal acıların ve bu çağ dışı uygulamanın kadınsal fonksiyonları nasıl bertaraf ettiğinin altını çiziyor Moolaade. Yine ataerkil bir alayışın hüküm sürdüğü o iklimde  kadınsal   başka problemlerin de neler olduğunu görme imkanı bulabiliyoruz filmde. Neticede içi boş inançların tartışmaya açılmasının bile imkansız gibi gözüktüğü bir yerde bu cesareti gösterip diğer insanlara öncü olmak, hele ki bunu ataerkil bir toplumda bir kadın olarak başarabilmek çok önemli . Umarım bu filmin mesajı ulaşması gereken kişilere ulaşarak görevini yerine getirmiştir. Film doğal havası ve amatör gibi duran ama amatör olmayacak kadar iyi oynayan oyuncularıyla ve en önemlisi de verdiği mesajla oldukça dikkat çekici ve çarpıcı bir film.


8/10


Angel-A 2006 / sende melek tüyü var



0 yorum

.
Tür : Komedi / Romantik
Gösterim Tarihi : 28 Temmuz 2006
Yönetmen : Luc Besson
Senaryo : Luc Besson
Görüntü Yönetmeni : Thierry Arbogast
Müzik : Anja Garbarek
Yapım : 2005, Fransa , 88 dk.
Oyuncular
Jamel Debbouze (André) , Rie Rasmussen (Angel-A) , Gilbert Melki (Franck) , Serge Riaboukine (Pedro) , Akim Chir (Le chef des malfrats) , Eric Balliet (Garde du corps Franck) , Loïc Pora (Le malfrat #2)

Paris'in tenha sokaklarındaki garip bir çiftin, bir garip aşk masalı

Huyundan mıdır suyundan mıdır, tılsımından mıdır neyindendir bilinmez bu film, izleyende bir kez daha izleme arzusu uyandırıyor. Bakınız ben en son bir hafta önce 3. kez izleme şerefine eriştim. Devamı da geleceğe benziyor. Bu film bir başyapıt ya da bir  şaheser değil ! Hatta son derece sıradan bir senaryosu var.  Ama Luc Besson;  Bakın sıradan bir hikayeyi, bir peri masalına nasıl dönüştürebiliyorum dercesine bir iş çıkarmış ortaya. Belkide filmin albenisi, bu sıradanlığın ardında parlayan o nerden geldiğini tam olarak kestiremediğim  ışığı...

Kahramanımız beceriksiz düzenbaz/dolandırıcı André, yolun sonuna gelmiştir artık. Boğazına kadar borca batan, peşinde bir yığın belalı adamı olan biri olarak dışarıda güvende olmayacağını anlar ve en azından ortalık duruluncaya kadar, hapse atılmayı talep eder. "Belli bir müddet hapishanenizde konaklayabilir miyim?" teklifini duyan memur da haliyle Andre i yaka paça "dışarı" atar. O içeri atılmak isterken...

Andre'nin bulduğu tüm çıkış yolları kapalıdır. "e gökten de  kurtarıcı meleğim gelmeyeceğine göre" diye düşünüp,  intihar etmeye yeltenir. Fakat o da ne ? Korkuluklarda intihar etmek için bekleyen tek kişi o değildir. Bu devasa boydaki güzel sarışın Andre'nin kontrolünü artık kaybettiği hayatının yönünü değiştirmek için oradadır.
Angel-A filmi tüm umudunu yitirmiş bir adamın, hayatına anlam katan bir kadınla tanışma hikayesi değil sadece. Bu bakış açısı yüzeysel bir bakış açısı olur. Zira, adıyla müsemma insan Angel, hayata anlam katan biri olma özelliğinden öte, Andre'nin kaybettiği özgüven ve kendine olan sevgisini, yaşama arzusunu yeniden kazandırmaya çalışarak daha çok bir yardım meleği görevini üstlenir. Buna bağlı olarak ikilinin ayna önünde yaptıkları "içini görme" seansı da görülmeye değer.  Luc Besson, ikili arasındaki aradaki devasa boy farkını sık sık vurgulamış hatta ötesinde gözümüze sokmuş. Öyle ki Andre i sık sık yukarı bakarken görüyoruz :) Film çekimleri sonrasında boynunun tutulmuş olabileceğinden şüpheleniyorum.

Tıpkı Leon'daki gibi, Aşk'ın hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıp-belki de en son ihtiyacın olduğunu düşündüğün bir dönemde, en çok ihtiyacın olan şeydir aşk  :/-  içinde bulunduğun karmaşık duruma , buhrana ilaç olabileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalıyorsun bu filmde de . Ama bu filmde saf sevgi ya da cinsel bir çekimden öte kendini bulmaya yardım eden, ona yaşamı boyunca farkında olamayacağı şeyleri gösteren bir kadına belki de başka bir tabirle diğer yarısı ya da, tam da kendi olduğuna inandığı bir insana aşık olma durumu mevcut

Bir nevi yine "Sevginin gücü" ...
Paris sokaklarının bu kadar boş olması filmi zamandan soyut gösterdiği gibi filme, şiirsel serüveninde aynı zamanda masalsı  da bir tat eklemiş.

8/10

Caramel ~ Sukkar Banat 2008 / Kadın Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı



4 yorum
caramelafiş

Tür : Dram / Komedi
Gösterim Tarihi : 9 Mayıs 2008
Yönetmen : Nadine Labaki
Senaryo : Rodney El Haddad , Jihad Hojeily
Yapım : 2007, Fransa / Lübnan , 95 dk.
Oyuncular
Nadine Labaki (Layale) , Yasmine Elmasri (Nisrine) , Joanna Moukarzel (Rima) , Gisèle Aouad (Jamale Tarabay) , Adel Karam (Youssef) , Sihame Haddad (Rose) , Aziza Semaan (Lili) , Dimitri Staneofski (Charles)

Ülkemizde ilk defa 27. istanbul Film Festivalinde yönetmenin iştiraki ile gösterilmiş olan bir film Caramel. Yönetmen Nadine Labaki' i ilk olarak NTV'de bir programda görmüştüm. Hoş bir hatun olma özelliğiyle  dikkatimi çekmişti. Üstüne birde başrolde oynadığı filmi yazıp yönettiğini de öğrenince iyice   merakımı celbetti.

Bir kadın filmi çekmek istesem sanırım mekan olarak bir güzellik merkezini seçerdim. Kadınların daha çok kadın oldukları, komplekslerinden arındıkları, kısa süre de olsa kontrolü başkasına devretmenin keyfini yaşadıkları eşsiz mekanlardır oralar.

Caramel bir güzellik salonundaki çalışan veya müşteri bir kaç kadının, çaresizliklerini ve zayıflıklarını, konu olan bir film. Problemleri bir fön fırçasıyla, bir ağdayla, bir makyaj ve manikür setiyle düzelecek cinsten değil ama  filmde çoğu kadın bu yöntemlere girişiyor. Bu filme bir kadın filmi olma özelliği katıyor pek tabi ama ben daha ziyade bu filmin erkek izleyiciler için "kadın dünyasına ve o muhteşem zaaflarına" nispeten tanıklık etme imkanı sunması açısından  erkeklerin de izlemesi gereken bir film olma özelliği taşıdığını düşünüyorum.

Başta da söylediğim gibi  Caramel, Beyrut'da güzellik solundaki bir kaç sıradan kadının, kimi sıradan, kimi sıradan olmayan, kimi evrensel kadın sorunlarını anlatan,  dönemin Lübnan'nında yaşanan siyasi ve sosyal olaylara da kalından eleştirisel  bakış fırlatan  bir film.

Güzellik salonunun işletmecisi,  ortadoğunun Monica Bellucci'si olmaya aday dişilikte bir  kadın olan Layale evli bir erkeğe aşıktır. İkinci kadın olma fikri onun en büyük problemi gibi gözükür.

Salonun çalışanlarından biri olan Nisrine ise müslüman bir kadındır ve evlenmek üzere olduğu, ondan daha muhafazakar gibi  gözüken  erkek arkadaşına bakire olmadığı gerçeğini nasıl söyleyeceğini düşünüyordur.

Diğer çalışanlardan bir olan Rima ise çalıştığı yere inat son derece itinasız, özensiz, anti dişi gözüken,   üzerindeki psikolojik  baskıya öyle gözüküyor aldırış etmeyen, fakat yine de, yaşadığı toplumda öteki olmanın da ceremesini çekmek zorunda kalan genç bir kadındır.




Jamale Tarabay belki de en renkli kadınlardan biri  ama o da kadın olmanın nasibini almıştır bir kere. Abartılı makyajıyla biraz daha dişi gözükebileceğini düşünen,  uzun süredir ufak tefek oyuncu seçmelerine katılan fakat olumlu bir  sonuç alamayan, kısacası durup durup umutlanıp, çok geçmeden umutları sönen, fakat yine de direnmekten vazgeçmeyen bir kadındır.

Ve yaşlı, akıl sağlığı yerinde olmayan annesine bakarak ve geçimini terzilik yaparak sağlayan, hayata tutunma  mücadelesi veren, kadınlığını çok önceden ötelemiş gibi gözüken Rose...

Tüm bu kadınların ortak noktası çaresiz olmaları. Kimi içinde bulunduğu çaresizlikten kurtulmak için çözüm yolları ararken, kimi de içinde bulunduğu durumu kanıksamış gözüküyor.

Caramel kadınsal bir çok zaafın altını çizen ama bunu bir ders edasıyla vermeyen aksine  bu zaafların sıradanlığının altını çizen bir film.

Aşk, dostluk, sevgi, sadakat, arkadaşlık, dayanışma, gibi güzel duyguların yanında , zaaf, kompleks, çaresizlik, endişe, kıskançlık gibi sadece kadına özgü olmayan tüm insani duyguları da bir arada görme imkanı veren,  tıpkı ismiyle müsemma bir film Caramel. İzleyende güzel hisler uyandıracak, sıcak, doğal, samimi sıfatlarıyla pekala nitelendirilebilecek bir film de aynı zamanda. Onun ötesinde de başkaca bir ideası yokmuş  gibi gözüken bir yapım Caramel.

9/10

Spring, Summer, Fall, Winter… And Spring ~ İlkbahar, Yaz, Sonbahar,Kış...Ve ilkbahar 2003



1 yorum



Yapım:2003 ~ Almanya, GüneyKore
Tür:Dram
Yönetmen:Kim Ki-Duk
Yapımcı:Seung-jae Lee
Görüntü Yönetmeni:Dong-hyeon Baek
Müzik:Dong-hyeon Baek
Süre:1 saat 44 dk

Oyuncular:
Yeong-su Oh, Ki-duk Kim, Young-min Kim , Jae-kyeong Seo

İnsan yaşamıyla doğanın kendi içindeki döngüsünün aynı şekilde seyrettiği fikriyle yola çıkmış bir film.

İnsan ömrünün de tıpkı mevsimler gibi belli aralıklarla, farklı çehrelere bürünüp, sonra yine dönüp başladığı yere geldiğini, doğayla senkronize bir şekilde seyretme fırsatı buluyoruz.

Hikaye bir gölün ortasındaki tapınakta yaşayan Budist öğretici ve genç öğrencisi arasında geçiyor. Ve yine adında da anlaşılacağı üzere hikaye beş bölüme ayrılmış. Şöyle ki ;
İlkbahar tüm ihtişamıyla arz-ı endam ediyor. Doğa tazecik, insan yaşamının ilk yılları gibi tıpkı. Ağaçlar yaş... eğilmesi kolay... yine insan yaşamının ilk yılları gibi, her şey günlük gülistanlık. Henüz hayat evresinin ilk aşamasında olan küçük çocuk, doğayı tanımaya çalışmaktadır. Filme göre doğayı tanımak zaten kendini tanımaya denk geldiği için, burada yaşlı budistin en etkili öğretme araçlarından biri de bizzat doğanın kendisi olur.


Yaşlı bilgeden  unutulmayacak bir ders;
Henüz  5-6 yaşlarındaki genç budist adayı, çevresinde bulunan, yılan, kurbağa, balık gibi güç kullanabildiği hayvanların gövdelerine ip yardımıyla taş bağlayarak, zavallı hayvanların hareket kabiliyetlerini azaltmaya yönelik çocukça bir oyun oynar. Masum gibi gözüken bu  "işkence oyunu"  ustası tarafından sessizce izlenir. Sabah kalktığında çocuk beline bağlanmış devasa bir taşla uyanır. Ustası geçen gün eziyet ettiği hayvanları bulup onları tekrar eski haline getirmeden, belindeki ipi çözmeyeceğini söyler. Kendini kötülük yaptığın kişinin yerine koyma başka bir değişle, empati kurma yeteneğini geliştirmeye yönelik bu öğretiyi kelimeler yardımıyla öğretemezdi sanırım.
Ve yaz tüm ihtişamıyla göz kırpıyor. Yazın da kanı insan gibi deli akıyor. Artık daha bir kendinden emin. ilkbahar dönemini, acemilik dönemini atlatmış, başka heyecanlar peşinde. Tıpkı artık genç olan budist adayı gibi. Tapınağa gelen bir kadına aşık olması tüm dengesini dağıtacak ve her şeyi altüst edecektir. Ustasının ''Şehvet, sahiplenmeyi doğurur.  Sahiplenme de öldürme duygusunu doğurur.'' uyarıları da artık fayda etmeyecektir.

Sonbahar içe dönme zamanı. Gidenler ve kalanların tartıldığı, aklın başa geldiği, daha çok içe dönüldüğü, bazı heves ve güzelliklerin geçici olduğunun anlaşıldığı, toparlanmanın ve silkelenmenin, kuruyan yaprakları dökmenin zamanın geldiği Sonbahar. Büyük bir pişmanlık ve suçla bir yaz günü terkettiği tapınağına bir sonbahar günü geri dönen ve  artık arınmaya ihtiyacı olan büyümüş bir adamdır o artık.
Kış her şeyin bir sonun olduğunu anladığımız, bazı hevesleri çok ama çok geride bıraktığımız, doğanın kendisi gibi daha çok içime döndüğümüz, dış dünyaya üstümüzü örttüğümüz Kış. Artık ölen ustasının yerine geçme zamanıdır.

... ve yine ilkbahar taşı artık kendi beline  kendisi bağlayacaktır.

Filmde her mevsiminin kapısını açan temsili bir tahta kapı vardı. Yanılmıyorsam kapı dıştan içeri doğru açılıyordu. Bunun filmin felsefesi açısından  önemli bir noktayı işaret ettiğini düşünüyorum. Belki de sadece önemsiz bir ayrıntı bilemiyorum.

Ki-duk Kim'in Bin Jip'den sonra izlediğim bu ikinci filmi. Bin Jip gibi bu filmi de çok beğendim. Görsel anlamda da bir mevsimlerin arz-ı endamı niteliğinde. İnsanın o dinginliğe o sessizliğe ihtiyaç duyacağı  bir evresi olacaktır. Ben de sanırım yazla sonbahar arası bir evredeyim. : )

8/10

Let the Right One In ~ Gir Kanıma (2008) / Özgün bir vampir filmi



8 yorum
girkanimafis


Tür : Korku / Fantastik / Romantik / Gizem
Yönetmen : Tomas Alfredson
Senaryo : John Ajvide Lindqvist , John Ajvide Lindqvist (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Hoyte Van Hoytema
Müzik : Johan Söderqvist
Yapım : 2008, İsveç , 114 dk.

Oyuncular

Kåre Hedebrant (Oskar) , Lina Leandersson (Eli) , Per Ragnar (Håkan) , Henrik Dahl (Erik) , Karin Bergquist (Yvonne)



Aldığı Çeşitli Ödüller

2008 Boston Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film • 2008 Chicago Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film, Umut Veren Yönetmen2008 Florida Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film• 2009 Kansas City Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film•2008 Göteborg FF; İskandinav Film Ödülü-En İyi Film• 2008 Neuchatel UFFF; En İyi Avrupa Fantastik Filmi • 2008 Toronto Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film • 2008 Tribeca FF; En İyi Uzun Film • 2008 Washington DC Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film • 2008 Woodstock FF; Seyirci Ödülü - Uzun Film



Bu yıl ki İstanbul Film Festivali'ni de bu filme an itibariyle açmış bulunuyorum. Festivalin programına bakarken dikkatimi çeken bir yapımdı  bu film, gerek aldığı ödüller, gerek hakkındaki övgü dolu sözler hasebiyle açılışı bu filmle yapmanın isabetli olacağını düşündüm.


gir-kanima

Gir Kanıma modern bir vampir filmi olarak nitelendirilebilir. İlgi çekiciliği de özgünlüğünden kaynaklanıyor. Bir yandan sanatsal bir film niteliğindeyken, beri yandan da bana göre artık klişe bir hikaye  dönüşen, fakat öyle görünüyor ki inandırıcılığından ve çekiciliğinden pek bir şey kaybetmeyen "vampir" filmi niteliğinde.

Küçük Oscar o Hollywood filmlerinde de sıklıkla rastlayabileceğimiz, anti sosyal, daha çok kendi başına takılan  hatta sık sık hayali "düşmanlarıyla" konuşan, ilginç cinayet hikayelerine merakı olan hatta bu konularla ilgili gazete kupürlerinden oluşan bir koleksiyon yapan, boşanmış bir ailenin tek çocuğudur. Bir gece apartmanlarına yaşı geçkin bir adam ve beraberinde küçük bir kız taşınır ve  yaşıtı olan bu bu kızla kısa zamanda arkadaş olurlar. Fakat Eli adındaki bu küçük kız, Oscar'ın tanıdığı kızlara hiç benzememektedir. Sadece geceleri dışarı çıkan Eli, Stockholm'un dondurucu soğuğuna rağmen hiç üşümemektedir. Aralarında başlayan garip arkadaşlık zamanla Eli hakkındaki garip gerçeği de  su yüzüne çıkarır. Yakın zamanda meydana gelen esrarengiz cinayetlerin nedeni de bu şekilde anlaşılmış olur.

Let The Right one In, izlenebilmek en iyi vampir konulu filmlerden biri. Fantastik bir dünyanın kapılarını bize sonuna kadar açtığı gibi, vampir filmlerinde pek de rastlanması mümkün olmayan bir romantizmle duygu dünyamızı da es geçmiyor.

8/10

Vals Im Bashir ~ Beşir'le Vals 2008 / Biz kimi vuruyorduk ?



0 yorum
WWB Poster intl.indd



Yönetmen :Ari Folman
Senaryo: Ari Folman
Tür: Animasyon / Biyografi / Dram / Sava?
Müzik: Max Richter
Yapim: İsrail / Almanya / Fransa / ABD
Süre :90 Dk.




Vals Im Bashir, baştan aşağı taraflı bir savaş filmi fakat haklı olanın tarafında...


Altın Küre'de  Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü aldığında, Oscar almasına da kesin gözüyle bakılıyordu ama ödülü japonya kapmıştı. Filmi izledikten sonra akademinin bu filmi neden ödülle taçlandırmadığını  anlamam uzun sürmedi.

valsimbashir2

Vals Im Bashir, her ne kadar bir "Günah Çıkarma" filmi diye nitelendirilse de, bana göre onun ötesinde, daha insani bir hassasiyetle yaklaşılmış, vicdani ve ahlaki açıdan bir öz eleştiri filmi hüviyetinde.

Ari Folman geçmişte Lübnan'nın Sabra ve Satilla cephelerinde israil Ordusu adına savaşan bir askerdi. Bir gece eski askerlik arkadaşının savaşla ilintili olduğunu düşündüğü; her gece rüyasında 26 köpek tarafından kovalandığını gördüğünü anlattığında, Ari de kendisinin de  savaş bittiğinden bu yana sürekli gördüğü, savaş dönemine ait bir rüyası olduğunu anlatır. Fakat savaş dönemine ait gördüğü an'ı gerçekten yaşayıp yaşamadığını bir türlü hatırlamamaktadır. Bu durumu uzun yıllar çok ciddiye almamış gibi gözüken Ari, gördüğünün geçmiş yaşamına dair bir ilişkisi olduğunu düşünmeye başlar ve bu konuyla ilgili profesyonel bir yardım alır. Doktoru ona; kişinin geçmişe dair kötü hatıralarını, beyninin en ücra köşesine itip, onları yok sayma eğiliminde olabileceği temasını içeren bir açıklama yapar. Durum anlaşılmıştır...Artık bundan sonra Ari yapılacak şey, geçmişine tanıklık eden, şimdi her biri farklı meslekler icra eden eski cephe arkadaşlarını bulup, onlarla hafızasını biraz olsun tazelemektir. Tabi en önemlisi de, sürekli gördüğü o dehşet verici anı,  gerçeklikle ne kadar alakası olduğunu bulmaktır. Zaten hikayemizde bundan sonra başlar. Aranılıp bulunan arkadaşların her birinin kendi gözünden savaş anılarını anlatmasıyla bir bir insanlık dramına tanıklık etmeye başlıyoruz. Tarihe tanıklık etmeye başlıyoruz demiyorum çünkü bir savaş tarihine tanıklık etmekten çok insanı bir drama, savaş  ve insan arasındaki o çelişikli durumun yarattığı abukluğa tanıklık ediyoruz. O yüzden bu film daha çok birey ve onun vicdanına inebilen  bir film.

new_new_valsimbashir12

Bu bağlamda filmin beni en çok vuran ve belki de filmi bir nispeten özetleyen şu diyalog geliyor aklıma ;

Tankın üzerinde, hedef seçmeden boş arazi üzerine deli gibi ateş eden iki askerler arasındaki diyalog şöyleydi;

- Niçin ateş ediyoruz?

+Bilmiyorum. Sadece ateş et !

-Dua etsek olmaz mı?

+ O zaman dua ederek ateş et !

(Hatırladığım diyalog bu)

Savaşı anlatan bir filmi benim gibi kan görmeye dayanamayan biri için animasyon tarzında izlemek daha rahatlatıcıydı. Tabi anlatımın kuvvetliliği ve gelişmiş animasyon tekniği sayesinde, yaşanılan vahşet gerçek görüntüler gibi sarsıcılığından pek bir şey kaybetmemişti.

Vals Im Bashir'i izledikten sonra kendime cevabını bildiğim şu soruyu sordum. Acaba ülkesine karşı böylesine öz eleştiri yapabilen baba yiğit bir  yönetmene tanıklık edebilecek  mi bu ülke. Hoş çıksa da eminim 300'le başlayan tüm suçlardan yargılanır bir de o da yetmiyormuş gibi, ömür boyunca da vatan haini damgasını yer.


9/10

Nine Queens ~ Dokuz Kraliçe (2000)



0 yorum

Yönetmen : Fabián Bielinsky
Yapım : 2000 , Arjantina
Tür : Suç , Aksiyon
 Oyuncular
Gastón Pauls , Ricardo Darín , Roberto Rey

Bu ara Dünya Sinemasına sardım. Hollywood sineması gözümüzün bebeği olmaya devam edecek ama bu arada da dünyanın dört bir yanındaki yetkin örnekleri de kaçırmak istemem. Nine Queens iyi ki gözümden kaçırmamışım dediğim filmlerden biri oldu.

new_nine-queens
Juan ile Marcos yolları bir markette kesişen iki düzenbaz/dolandırıcıdır. Juan'ı başarısız bir dolandırıcılık girişiminden kurtaran ve Juan'a nispeten daha deneyimli ve "uyanık" duran Marcos, ona sadece bir gün için beraber çalışmayı teklif eder. Juan, Marcos'a çok güvenmemiş gibi gözükse de bir günlük iş teklifini kabul eder. Önce ufak tefek sahtekarlık numaralarıyla,ufak bir harçlık çıkarırlar kendilerine. Bu arada da birbirlerine güvenmeyen iki kişi olarak iş yapmanın bazı tereddütlerini yaşarlar ve bu aşamada da Juan'ın kafasında sürekli acaba dolandırılıyor muyum şüphesi dolaşmaktadır.

new_nine-gueens3
Hikayemiz Marcos'un bunak bir meslektaşının bir iş teklifiyle ve Juan'ın da bu işe otomatikman girmesiyle başlar. İşleri hiç de kolay değildir. Çünkü Dokuz Kraliçe adlı nadir bulunan pulların sahtelerini, 24 saat içinde ülkeyi terk edecek,  sicili hiç de parlak olmayan, en büyük hobisi pul biriktirmek olan ve en az kendileri kadar sahtekar olan bir zengine, 24 saat içinde satmak , daha amiyane tabirle kakalamak zorundadırlar. Bu aşamadan sonra yaşanan her şey hiç de gözüktüğü gibi değildir. Kim kimi dolandırıyor, kim kaybediyor, kim kazanıyor, kim kazıklanıyor kestirmek zor. Ben kendi adıma az çok tahminde bulundum ama yine de tam anlamıyla bir tahmin olmadı bu, itiraf edeyim. Tüm gerçekleri  filmin finalinde öğreniyoruz.  En İyi Şaşırtıcı Sonlar listesinde kendine iyi bir yer bulabilecek  kadar  iyi bir finali var. Suç filmi meraklılarını fazlasıyla tatmin edeceğini düşündüğüm bir film Nine Queens.


8/10

A Moment To Remember ~ Nae Meorisokui Jiwoogae 2004



2 yorum
.
Tür: Dram
Yönetmen: John H. Lee
Senaryo: John H. Lee, Yeong-ha Kim
Oyuncular: Ye-jin Son, Hang Lee, Ji-hyun Seon, Sang-gyu Park
Yapım: 2004, GüneyKore
Yapımcı: Seoung-jae Cha
Muzik: Tae-won Kim
Film Süresi: 2 saat, 24 dk.

."Affetmek zor değildir. Afetmek kalbinde sadece bir oda bağışlamaktır. Dedem böyle söylerdi. Gerçek bir marangoz, kalbinde bir saray yapabilendir. Ama sen yaptığın evde, yani kalbinde tüm odaları annene ve nefretine vermişsin. Ya sen neredesin ? Dışarıda titriyorsun"
Uzakdoğu filmlerindeki naif aşk hikayelerini seviyorum. Samimi bir tarafları olduğu aşikar. Bu filmde de naif bir aşk hikayesini görmek mümkün fakat A Moment To Remember daha çok anılar, affetmek, vefa, fedakarlık gibi duygular üzerine söz söyleyen bir film.

Herkesin unutmak istediği bir çok anısı vardır eminim. Bunun yanında unutmak istemedikleri de tabi... Zamanla geçmişe dair hiçbir şey hatırlamadığımızı, hatta üstüne, hatırlamadığımızı bile hatırlamadığımızı, dününüzün, geçmişinizin olmadığını düşünün. Çok korkutucu ve dramatik değil mi? Filmde de bir çok kez altının çizildiği gibi; anı'larsız hayat anlamsız. Ve filmin başında esasoğlanın söylediği gibi ; Bir anı gittiğinde ruh da gider.

Buraya kadar her şey güzel fakat A        Moment To Remember, benim için anılar ve affetmek hakkında söylenen sözler haricinde bir anlam ifade etmiyor. Özellikle bu kadar dramatikleştirmeye elverişli bir hikayeyi, sonuna kadar acitosyonun dibine vurarak anlattığı için, gözümde daha çok bir piyasa filmi niteliğinde.

Bu yüzden benim için tek seyirlik bir film olma özelliğinin ötesine geçemiyor A Moment To Remember.


6/10

Kolya ~ Kolja 1996



0 yorum


Tür : Dram, Komedi
yönetmen : Jan Sverák
Senaryo : Zdenek Sverák
Yapım : Çek Cumhuriyeti
Oyuncular : Zdenek Sverak, Andrei Chalimon


Bildik bir konu özgün bir yorum

Prag'ın Rus devletinin işgalinde olduğu bir dönemde, geçimini bir kilisede cenaze törenleri için çello çalarak sağlamak zorunda olan, günü birlik aşkların adamı, yaşlı çapkın, müzmin bekar Louka, karlı gibi gözüken  anlaşmalı bir evlilik yapar ve hikaye de böylece başlar.

Fakat evlenme işlemlerinin bittiği günün hemen sonrasında, evlendiği kadının, sevgilinin yanına firar ettiğini - zaten vatandaşlık değiştirmek içindir tüm çaba- öğrenir. Bu da yetmiyormuş gibi, hayatında ihtiyacı olabilecek son şey olan  üvey evlat Kolya da başına kalmıştır. İlk bakışta "baba" ve "oğul" arasında ki bu zoraki birliktelik çok da kolay olmayacakmış gibi gözükür. Üstelik Kolya başka bir millettendir ve dilini bilmediği bir memlekette dilini bilmediği ve tanımadığı bir adamla yaşamak zorunda kalmak takdir edersiniz ki Kolya için oldukça zor olacaktır. Tabi aynı şekilde müzmin bekarımız Louka için de …



Bundan sonra "aralarında zoraki birliktelikten doğan bir ilişki, nasıl kopması zor bir ilişkiye dönüşecektir"i seyre dalıyoruz. Bir çocuğun insan hayatını hatta kişinin karakterini bile nasıl değiştirebileceğini, sevginin neleri aşabileceğini anlatan güzel bir film Kolya. Bu tür konularda daramı abartma gibi bir handikabın içine düşen çok film gördüm ama bu film kesinlikle öyle değil. Tüm ufak ayrıntılarıyla söze gerek kalmadan aradaki sevgi bağını hissedebileceğiniz çok güzel bir yapım Kolya


Ufaklığın yürüyen merdiven korkusuna tanıklık ederken eminim siz de benim gibi güleceksiniz. Özellikle o salya sümük hallerini görünce " kıyamam"edasıyla izleyeceksiniz filmi.


10/8.5
older post