Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi



0 yorum


Kahramanımız Raymon Carver şöhreti sönen bir aktördür. Kaybettiği prestiji yeniden kazanmak için Broadway'de bir oyun sahneye koymak ister. Raymon bu süreçte özel hayatı gibi oyununu eleştirmek için pusuda bekleyen eleştirmenlerle de mücadele edecektir. İşte Raymon'dın o eleştirmenlerden birine verdiği muhteşem ders.
 "Toy" bu bir yaftadır! "Sönük" bu da bir yafta! Yaftalardan geçilmiyor. Her şeyi yaftalayıp duruyorsun, aylaklık bu! Aylak kahpenin tekisin! Kafandaki tüm o küçük sesleri gerçek bilgiyle karıştırıyorsun. Burada tekniğe dair hiç bir şey yok! Planlamaya dair bir şey yok! Niyete dair bir şey yok! Daha da boktan mukayeselerle desteklenmiş. Bir avuç boktan görüş var sadece. Bir kaç paragraf bir şey yazmışsın ve bunlar için en ufak bir bedel ödemiyorsun. Hiç bir şeyini tehlikeye atmıyorsun. Hiç bir şeyi! Ben bi oyuncuyum. Bu oyuna her şeyimi koydum ben. Ne yap biliyor musun? Bu son derece kötü niyetli, yüreksiz, boktan eleştirilerini al ve bir tarafına sok!"

[Gökten yere kadar bütün işleri O düzenler] Secde 32/5 Krzysztof Kieslowski DEKALOOG (JEDEN)



0 yorum

[Gökten yere kadar bütün işleri O düzenler] Secde 32/5

      Polonya Sinemasının adını telaffuz etmekte biraz zorlandığımız yönetmeni Krzysztof Kieslowski son yirmi yılın en iyi filmleri arasında gösterilen üç renk ( Mavi, Beyaz, Kırmızı) üçlemesiyle tanınıyor olsa da, ben kendisini Dekalog serisiyle keşfettim. Dünya sinemasında da önemli bir yere sahip olan yönetmenin usta sıfatını fazlasıyla hak ettiğini Dekalog serisini izlemeye başladığım şu günlerde geç de olsa görmüş oldum.  

       Madem öyle “usta” yönetmenin sinema tarihinin başyapıtlarından sayılacak üç renk üçlemesinden önce 1989 yılında Polonya televizyonu için 10 bölüm olarak çektiği tv serisi dekalogları için söyleyeceklerime başlayayım. İnsan olmaklığımızla yakından ilgili meseleleri (bunlara evrensel meseleler de diyoruz) özgün bir dille ve en güzeli dini metinlerden ilham alarak işlemesi sebebiyle kült olmayı fazlasıyla hak etmiş bir film dizisiyle karşı karşıyayız. Kült diyip de geçemeyiz tabiî ki. Mesela neden? Sorusunun cevabını vermeye çalışacağız naçizane. 

        Kieslowski dekaloglarında, ahlaki, felsefi ve metafizik meseleleri sinematografinin tüm inceliklerini kullanarak seyirciye mesaj verme derdi taşımadan, benimsediği inancı vaaz etmeyen bir üslupla aktarmayı başarabilmiş öncelikle. Genelde dini içerikli filmlerin handikabı olabilecek, o dinin mensubu olmayanı çoğu zaman mensubunu dahi irite eden bol mesaj verme kaygılı uslüp yok bir kere filmlerde. 55 dakikalık 10 kısa filmden oluşan Dekaloglarda her filmin konusu Tevrat’taki On Emir'den ilham alınarak belirlenmiş. Filmler kendi aralarında organik bir bütünlük sergiliyor olabilirler fakat her filmin kendine özgü konusu itibariyle tek tek ele alınıp üzerinde konuşulması gerektiği de âşikar.

        Bu yazıyı da konusu itibariyle diğerlerine tercih ettiğim serinin 1. filmi üzerine sesli düşünüp, beni ne denli etkilediğini anlatabilmek adına kaleme alıyorum. Birinci film, kader, Tanrı, ruh ve ölüm gibi düşünce tarihinin en kadim metafizik meselelerine bir çocuğun dünyasından bakış atan etkileyici bir film. Hz. Musa’ya indirilen On Emir’in ilkini (“Benden başka hiçbir Tanrı'ya Tapmayacaksın”) işleyen filmin adı, zamanında TRT'de yayınlandığında “kadere meydan okunmaz” şeklinde çevirilmiş. Burada, TRT'nin seçtiği ismin, filmin mesajı açısından çok daha isabetli olduğunu söylemeden edemeyeceğim. 

        Filmi tam da aklın çıkmazları, kader ve külli irade gibi meseleler üzerinden düşündüğüm sıralarda bir arkadaş tavsiyesi üzerine izledim. Konuştuğumuz mesele rasyonalizmin sınırları, çözümsüzlüğü, sezgi ve kalbin birer bilgi kaynağı olup olmadığı gibi konulardı. Yaşadığımız dünyayı ve ölüm sonrası hayatı aklın verileriyle açıklama fetişi üzerine koyu bir tartışma yaşadığımız muhabbet sırasında bu filmin konusuyla yakinen temas etmiş olduk farkında olmadan. Sonrasında da bulduğum ilk fırsatı değerlendirip filmi izledim. 

       Film, mütevekkil dindarlığı terk etmiş modern insanın -ki bu insan daha çok bilim ve tekniğin ürettiği ahlakı benimseyen, Tanrı’nın koyduğu yasalara teslimiyet duygusunu yitirmiş ve bu yasaların koruyucusu olmaktan çok kendini bir kural koyucu olarak tasarlayan insandır- yaşadığı ahlaki boşluğu ve kader meselesindeki çıkmazlarını ele alıyor. İnsanın hayatını nereye kadar planlayabileceği, bilim ve tekniğin ya da matematiğin kesinliğine güvenip güvenemeyeceği gibi soruların cevaplarını arayan film, bir çocuğun bilim adamı babası ve Tanrı’ya sevgiyle bağlanmış halasının düşünceleri etrafında gidip gelişini, kısacası hakikat arayışını konu alıyor. 

        Filmde Tanrıya inanmayan ve hesaplar yaparak ruhun dahi bilinmezliğini ortadan kaldırabileceğini düşünen baba ile, mütedeyyin, Tanrının sevgiden ibaret olduğunu ( tipik bir Katolik) ve ona güvenin esas olduğunu her hareketiyle hissettiren hala karakterleri ruhun iki gücünü (akıl ve kalp) temsil etmekte. Sahneler bu iki ruh gücü arasında gidip gelen konuşmalar âdeta. Özellikle çocuğun (Pavel) babasıyla ölüm ve ruh üzerine konuştuğu sahne defalarca izlenmelik. O yaşta bir çocuğun merakı ve aldığı cevaplarla karışan akıl dünyası, bir yandan da meylettiği hakikatin yönetmen tarafından incelikli bir şekilde aktarılması da gerçek bir ustalık. 

 Pavel, babasına “Ölüm nedir? diye sorar. Baba gayet pozitivist bir bakış açısıyla ölümü çeşitli sebeplere bağlar ve son tahlilde kalbin kan pompalamaması sonucu hareketin durması olarak tanımlar. Bunun üzerine çocuk “-Ruh peki? Hiç ruhtan bahsetmedin” diye karşılık verdiğinde babanın ruha inanmadığını ve bu inancın insanları sadece rahatlattığına inandığını öğreniriz. Sahnenin sonunda ise çocuk küçük bir köpeğin ölümünden ne derece etkilendiğini ifade eden şu vurucu cümleyi söyler:

      “Ölü bir köpek gördüm. Sonra neden böyle diye düşündüm. Bayan Piggy’nin Kermit’i ne kadar sürede yakaladığını çözmem ne işe yarar” 

       ( Burada filmin başında baba oğlun çözdükleri hız problemleri gelir akla.. )

       Filmin vurucu sahnelerinden bir diğeri ise; hala ve çocuğun Tanrı’nın varlığı üzerine konuştukları sahne. Tanrı var mıdır? diye soran çocuğa Halası -(sıkıca sarılıp) "Şu an ne hissediyorsun?" diye sorar. Halasına “-Seni çok sevdiğimi hissediyorum” diye karşılık veren çocuk, "İşte Tanrı budur" cevabını alır.   (Hala için Tipik Katolik demiştik sanırım ) 

        Filmi izleyen herkesin özellikle bu iki sahne hafızalarına kazınacaktır. Pozitivist bilimin ürettiği materyalist değerlerin içinde sıkışıp kalan insanın bir kalbi ve bir Tanrısı olduğunu derinden hissettirme çabaları bu iki sahnede özellikle göze çarpıyor. Yönetmen filmin sonuyla da mesajı empoze etmekten ziyade, seyirciyi hayatta genelde karşılaşılan bir durumla baş başa bırakıyor daha çok. Son sahnede insan, yazgısı karşısındaki acziyetini hissederken, babanın düşüncelerinde ve hesaplarında yanıldığını fark edip, bir yandan da kaderin çözülemezliği üzerinde kafa yoruyor, eğer düşünen bir kafası varsa tabi. 

        Velhasıl kelam, Bu meseleler derin meseleler azizim, tıpkı filmde de savunulduğu gibi aklın sınırlarını aşan meseleler, sağlam bir teslimiyet şart, eğer inandığınız bir Yaratıcınız varsa. Çözümsüz olduğu için sanırım sanatın da başat konusu olmaya devam ediyor, edecek.. 

 Not: Filmle ilgili söylenebilecek tek kötü şey, Türkiye'de dvd'sinin satılmadığı. Ancak Amazon’dan satın alınabiliyormuş. Fakat çeşitli film sitelerinde ve video paylaşım sitelerinde Türkçe alt yazıyla izlenebilir.

 İyi seyirler!

Stalker



4 yorum

"Zayıflık harika bir şeydir, güç hiçbir şey. Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğü zaman ise sert, kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken zayıf, esnek ve tazedir. Kuru ve sert hâle geldiğinde ölür. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık ise varoluş tazeliğinin ifadeleridir." Stalker



Salmon Fishing in the Yemen filminden inançlı olmak üzerine...



0 yorum

"- Dindar biri misiniz?
 + Hayır değilim.
- Ama bir balıkçısınız doktor Jones
+ Üzgünüm anlayamadım.
 - Bir şey yakalamadan önce kaç saat avlanıyorsunuz.? Onlarca?
 +Yeri geliyor yüzlerce...
- Kesin verilere önem veren biri için zamanı bu şekilde harcama iyi bir şey mi? Ama başarı şansı bu kadar düşük bir iş için rüzgara yağmura ve soğuğa direniyorsunuz. Neden? Çünkü inançlı birisiniz Dr. Alfred."

 Salmon Fishing in the Yemen filminden...

Bir film, bir sahne: Dedikodu neden fena bir şeydir? Doubt (2008)



0 yorum


John Patrick Shanley tarafından aynı isimli tiyatro oyunundan uyarlanan gizem türündeki bu film Meryl Streep, Philip Seymour Hoffman, Amy Adams'lı kadrosuyla oyunculuk dersi veriyor adeta. St. Nicholas Kilisesi'ndeki Peder Flynn'in, özel ilgi gösterdiği siyahi öğrencisiyle ilişkisi, kilisede terör estiren Rahibe Aloysius'ı bazı şüphelere sevk eder ve tüm film bu şüphe üzerinden ilerler. Gizem sevenler kaçırmasın. Filmde Peder Flynn'in, Rahibe Aloysius'a gönderme yaparken anlattığı etkileyici hikayeye kulak verin.

Oysa ben kafama gökten mikrofon düşme ihtimalini sevdim



4 yorum

- Hiçbir şey mi gerçek değildi?
+ Sen gerçektin. Seni izlemeyi bu kadar güzel yapan da buydu.

Truman Show

Buzdan Hayaller



4 yorum
"-Süper güçlerin var mı?
-Yok ama orada olmadığı halde bir palmiye ağacı görmeni sağlayabilirim. Hatta, dikkatlice bakarsan palmiye yapraklarının rüzgarda titrediğini göreceksin. O şeyin içinde bir palmiye ağacı var. Çok soğuk bir ülkede yaşadığını unutuyorsun. Tatlı tatlı üşüyorsun. En az süper gücün olması kadar fantastik."


Noi Albinoi

Blue Valentine (2010)



5 yorum

Yönetmen:Derek Cianfrance
Ülke: Amerika
Tür: Dram | Romantik
Süre:112 dakika
Senaryo:Derek Cianfrance | Cami Delavigne | Joey Curtis
Görüntü Yönetmeni:Andrij Parekh
Imdb Puanı:7.9

Hikaye hep aynıdır. Birbirine deliler gibi aşık iki genç evlenir ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu mesut yaşar. Çünkü aşk her türlü şeyin üstesinden gelir. Peki ya bir taraf daha az seviyorsa? İşte bu sorunun cevabını bulabileceğimiz bir film Blue Valentine.

Filmin afişine aldanmayın sakın. Afiş bu filmin tutkulu bir aşk hikayesi olduğunu bağırıyor gibi fakat  mevzu o   değil. Hatta bu yüzden benim gibi filmin başında bu çifti evli, çocuklu sıradan bir aile olarak görmek sizi ters köşe yapabilir. Blue Valentine bir romantik gençlik filmi değil, çok daha ötesi. Çocuk için evlenmeyi öncelikleri arasına alan bir çiftin aşktan daha öte sorunlarla yüzleşmek zorunda kalması mevzu bahis olan. Kadın erkek ilişkileri üzerine başarılı tespitler yapan bir ebeveyn filmi aslında.
"Öylece yok olup gideceklerini bildiğin hâlde, duygularına nasıl güvenebilirsin?"
Şu ana kadar belgesel filmler çeken yönetmen Derek Cianfrance‘nin bu tarzda çektiği ilk film olmasına rağmen oldukça usta işi bir yapım Blue Valentine. Dean ufak tefek işlerle para kazanmaya çalışan yetenekli, rahat bir tiptir.Cindy ise tıp fakültesinde okuyan idealist bir öğrenci. Bu iki birbirinden farklı insan bir şekilde tanışır. Cindy tıp fakültesinden hocası  Bobby ile olan ilişkisinden henüz yeni çıkmıştır.Bu yüzden biraz üzgün ve kafası karışıktır.Dean bu süreçte Cindy için hem kendini, hem de dağılan hayatını toparlaması için bir kurtarıcı görevini görür. Bu ikili evlenir ve bir süre sonra Cindy evliliğini ve Dean'e olan sevgisini, geride bıraktığı hayallerini, yaşamının gidişatını, arzularını, isteklerini sorgulamaya başlar. Film sondan başa doğru seyreden bir kurguya sahip. Ryan Gosling  ve  Michelle Williams'ın uyumlarıysa muhteşem.Gerçekçi diyaloglar hikayenin içine alıyor sizi. Abartıdan uzak, samimi ve ölçülü, naif bir film.Ve çok beğendiğim bir replik.
Dean : Bilmiyorum. Bence erkekler , kadınlardan çok daha romantik. Biz evlendiğimizde, sadece tek bir kadına bağlı oluyoruz. Kayıtsız şartsız.Biriyle tanışıyoruz, “Eğer onunla evlenmezsem, aptalın tekiyim, o harika biri” diyoruz.Ama kadınlar, ihtimaller arasından en iyisini seçiyorlar. Evlenirlerken daima, acaba iyi işi var mı diye bakıyorlar.Hayatları boyunca durmadan beyaz atlı prenslerini arıyorlar.
Nootbook filmiyle bazı benzer özelikler gösterdiğini düşünenler nispeten haklı.Nootbook filminde hayranlarını kendine çeken samimi bir hava vardı.Dramatikti ama duygu sömürüsü yoktu. Bir filmin başarısında şüphesiz gerçekçi yaklaşımın önemi çok büyük, hele ki konu ilişkilerse daha da.İşte Blue Valentine'nin başarısını oluşturan temelde de bu gerçek yatıyor.Ülkemizde Nisan'da vizyona giriyor film.İlgililere  duyurulur.

10/ 8,5

My Blueberry Nights



3 yorum

"Onsuz yaşamayı düşünemediğin birisine, nasıl veda edebilirsin? Hoşçakal demedim. 
Hiçbir şey demedim.Sadece yürüyüp gittim. O gecenin sonunda, karşıdan karşıya geçmek için en uzun yolu seçtim."

Bir film, bir sahne; Şeylerin Boktanlığı 2009



4 yorum


"Arabaların tersine, trenler dünyanın arka tarafında ilerler.
İstasyona yakın kenar mahalle evleri diğerlerinden biraz daha iyi haldedir.
Ama raylarda yol alırken yalnızca kötü halde olanları görebilirsiniz.
Hiçbir araba yolculuğu, bir memleket hakkında tren yolculuğu kadar fikir veremez."


Black Swan 2010 ~ Mükemmelliğe giden yolda sarsılan benlik



3 yorum

Tür : Gerilim / Dram
Gösterim Tarihi : 25 Şubat 2011
Yönetmen : Darren Aronofsky
Senaryo : Mark Heyman , Andres Heinz
Yapım : 2010, ABD , 108 dk.
imdb puanı: 8.6
Oyuncular
Natalie Portman (Nina) , Mila Kunis (Lilly) , Winona Ryder (Beth) , Sebastian Stan , Vincent Cassel (Korolyevna) , Janet Montgomery (Madeline) , Barbara Hershey

Darren Aronofsky beni başta Requiem For A Dream olmak üzere tüm filmleriyle büyüleyen bir yönetmen.Son şaheseri Black Swan'le büyülenmeye hazırlamıştım kendimi için gerçeği. Neticede ya büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktım, ya da çok büyük bir keyif alacaktım.İkincisi oldu. Farklı okumalara açık her sahnesinden hatta her zerresinden keyif aldım bu filmin.Psikolojik gerilim  Reguiem For a Dream'den beri hiç bu kadar iyi olmamıştı desem, arada henüz izleme fırsatı bulamamış olduğum bu türdeki filmlere haksızlık etmiş olmam sanırım.


Black Swan Nina'nın sevimli  odasında gördüğü rüyayla başlıyor. Rüyasında beyaz bir kuğu olan Nina, tek başına dans ederken yanına gelen ölümcül kötü siyah kuğu tarafından kuşatılır. Nina siyah kuğunun  kanatları arasından kurtulmaya çalışır ve en nihayetinde özgürlüğüne kavuşur.

Nina (Natalie Portman) New York'da yaşayan dans etmeyi hayatının merkezine koymuş ve bunu neredeyse takıntı haline dönüştürmüş genç bir balerindir. Dans kariyerine hamileliği dolayısıyla son vermiş annesiyle birlikte bir dairede yaşıyordur. Nina görünüşte beyaz bir kuğunun çağrıştırabileceği tüm güzellik vasıflarına-kusursuzluk dahil- uygun bir balerindir fakat bu özellikleri yeni sezon için sahnelenecek olan ve yeniden yorumlanan Kuğu Gölü Balesi için birer dezavantajdır. Çünkü Nina'nın neredeyse kendisi için biçilmiş kaftan olan beyaz kuğu ile birlikte karakterinden çok çok farklı olan Siyah Kuğu'yu da canladırması gerekir. Üstelik proje sorumlusu, öğrencilerin büyük hayranlık ve saygı duyduğu karizmatik kişilik Thomas'ı memnun etmek hiç de kolay değildir.

Thomas Nina'ya      "Beyaz Kuğu için mükemmelsin ama asıl mesele şeytani ikizine dönüşmekle başlıyor" derken Nina için bu mesele çok daha önce başlayıp hızla devam eden bir süreci işaret eder aslında. Nina o çok istediği baş balerinliği kapmıştır kapmasına ama asıl mesela görevini kusursuzca icra etmek istemesinden sonra başlar. Nina bu süreçte siyah bir kuğu gibi hissetmek için çabalar.Ona göre bir sorun daha vardır  o da, tam da siyah kuğu olabilecek nitelikte, kendisiyle tamamen zıt karaktere sahip, üstelik Thomas'ın yeni gözdesi yeni balerin Lily'nin varlığı...

 Başta öyle zannetsek de, Nina'nın kusursuzluk hayali bir genç kızın peşinden koştuğu türden zararsız bir durum değil.  Rekabetin, şanın şöhretin doruklarda yaşandığı ortamda bir baskıyı üzerinde hisseden her insan gibi bunun üstesinden gelmeye çalışsa da başaramaz. Her zaman baş balerin olarak  yerine geçmek istediği Beth'in yerine sahip olduktan sonra kendisinin de hiç beklemediği çözülmeler yaşar.

Aronofsky seyirciyi rahatsız edebilme yeteneğini bu filmde de konuşturuyor.Karakterin tedirginliğini sık sık kesik kesik alınan, neredeyse filmin fonunu oluşturan nefes sesleriyle daha da vurguluyor. Bale'nin tüm zerafetine karşı naif olmayan rahatsız edici karanlık bir ortam yaratmış Aronofsky. Arada sınırları zorluyor. Sinirlerimizi bozuyor ve de afallatıyor. Ve bana göre kusursuzluk peşinde belli ki kendi koşuyor ve buna ulaşıyor bu filmle.

Nina şeytani ikizine dönüşmeye başarabilecek midir? Ya da Siyah Kuğu tarafından esir mi alınacaktır? Alınacaksa da özgürlüğüne kavuşabilecek midir?  Bu soruların cevabı için 25 Şubat'ı bekleyin derim

10/9

Tesis (1996)



0 yorum

Yapım : 1996, İspanya
Tür:Korku,gerilim
Yönetmen:Alejandro Amenebar
Imdb:7.6

The Sea Inside, Open Your Eyes, The Others  gibi neredeyse kusursuz bir filmografiye sahip bir yönetmen Alejandro Amenebar. Gençlik yıllarında çektiği Tesis'le, İspanyol Goya Ödül'lerinde En İyi Film dahil olmak üzere 7 dalda ödül kazanarak büyük başarı kaydetmiş. Genç yaşta yakaladığı başarıyı "bozmadan"devam ettirmiş ve  bu sayede  İspanyol Sineması'nın en önemli isimi haline gelmiş. Tesis filmi de şöyle plastik makyaja çok zaman harcamamış, durup durup çığlık atmayan bir kızın olmadığı "sıkı" bir korku-gerilim filmi arayışlarım neticesinde haberdar olduğum bir yapım.


Tesis Madrid de Sinema Tv okuyan, filmlerdeki şiddet üzerine araştırma tezi hazırlayan  Angela'nın, istemeden bir cinayetin iz sürücülüğünü yapmak zorunda kalmasını konu alıyor. Angela tezi için ona danışmanlık yapan hocasını okulun sinema salonunda ölü olarak bulur. Angela hocasının ölmeden önce izlediği kaseti  alıp aynı bölümde okuduğu ve şiddet filmlerine ilgi duyduğunu öğrendiği Chema'ya izlettirir. Sonunda filmin bir snuff filmi (Gerçek bir cinayetin baştan sona kadar çekilmesinden oluşan, çekilmesi izlenmesi suç olan film türü) olduğu ortaya çıkar ve bahsi geçen kaset kaydının, yıllar önce esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan bir öğrenciye ait olduğunu görürler. Kasetteki kız esrarengiz bir adam tarafından feci şekilde dövülüp, yine feci şekilde katledilirken görüntülenmiştir. Şimdi sıra bu kaydı kimin  yaptığını bulmaktadır. Kasetteki görüntüleri bile izleyemeyen  Angela başta bu olaya bulaşmak istemez ve arkadaşını da bu işe bulaşmama konusunda uyarır. Fakat Angela bir bilmeceyi çözmenin heyecanı ve merakıyla arkadaşıyla beraber artık bu işin içindedirler. Kameranın aynı bölümde öğrenci olan Bosco'ya ait olduğunu öğrenirler. Ve Bosco'yu takibe alırlar. Angela  ve Bosco arasındabir yakınlaşma başlar ve işler bundan sonra daha da karışır. Aslında Angela tahmin ettiğinden daha büyük ve organize bir işin içindedir.

Tesis kahramanların tedirginliğiyle oluşturulan bir gerilime sahip. Eski klasik filmlere  özgü bir havada film. Hatta yer yer Alfred Hitchcock filmi izliyormuşum gibi hissetmedim değil. Finale kadar  tedirgin bekleyiş, şüphe, merak artarak devam ediyor. Özellikle Angela ve şiddet sever arkadaşı Chema'nın okulun gizli bir bölmesinde kapalı kaldıkları ve bir kibrit yardımıyla çevresini aydınlatabildikleri, derin derin ve sık sık nefesler aldıkları  o sahne...Sinemada şiddeti konu almasına rağmen şiddet  içeren çok az sahneyle ve ölçülü yapısıyla, kişinin suça ve şiddete eğiliminin, tabi en önemlisi de şiddeti izleme eğiliminin dehşetini gösterebilmesi  filmin başarısının temelini oluşturuyor bana göre. Rahatsız edici karanlık bir film bu yüzden. Bir gece vakti ne izlesem sorusuna iyi bir alternatif.

8/10
Snuff filmiyle alakalı çarpıcı bir bilgi vermeden geçemeyeceğim. Roman Polanski'nin hamile eşi Sharon Tate, Seri katil Charles Manson ve müritleri tarafından kendi evinde katledilmiştir. Bilinen en meşhur snuff filmi olarak gösteriliyor. Roman Polanski Sharon Tate'li yıllarını hayatının en güzel yılları olarak tanımlayıp, 1979 tarihli Sharon'ın son Londra ziyaretinde okuyup Polanski'ye bıraktığı romandan uyarlanan "Tess" filmini Sharon'a adamıştır. 1984 tarihli biyografisinde Tate'in ölümü ile hiçbir dini inancının kalmadığını da belirtmiştir.

Marvin's Room'la sinemanın hayatımdaki kısa tarihi



2 yorum
"Sana karşı duygularım üst üste dizilmiş bardaklar gibi, birini çekince hepsi gelecek sanki. O yüzden hiç dokunmuyorum."
Sinemaya bakışımı değiştiren ve sinemanın sadece iyi vakit geçirmek için yapılan sıradan bir aktivite olmadığını anlamamı sağlayan film Marvin's Room'dur. Bunu filmin çok harika bir film olup olmamasıyla ilişkilendirmeyin çünkü  alakası yok. Sadece bir filmi nasıl okumak gerektiğini ilk bu film üzerinde test ettiğim için önemli bir film benim için.Sinemaya meraklı edebiyat hocamın; "Bu akşam kanal D'de ki filmi izleyin çünkü..." diye başlayan ve filmin üzerine kısa bir okuma yapmasıyla son bulan konuşması, bana başka bir ufkun kapılarını açmıştı. Yıllar önce birbirlerinden kopan ve bir hastalık sonucunda bir araya gelmek zorunda kalan iki kız kardeşin hikayesini işliyordu film. Sevgi, bağlılık sadakat gibi insanı yaşama bağlayan en önemli duyguların önemini vurgulayan dramatik bir filmdi.   Artık filmleri sadece seyretmiyor,  parçaları birleştirip büyük resmi görmeye çabalıyordum. Buradan adını bile unuttuğum edebiyat hocama saygılarımı sunuyorum. Hayatımda başlattığı şeyden haberi bile yok. Ne tuhaf...Aynı etkiyi yaratmayacağı korkusuyla ikinci defa izlemeye çekindiğim bir kaç filmim var. Marvin's Room' da bunlardan biri.
Daha öncesinde de en büyük zevkim internet ve dvd oynatıcının yokluğunda Tv'de film seyretmekti. Öyle ki gazetede ilk baktığım yer televizyonların program akışı oluyordu. Cnbc-e ile seçeneklerim arttı, dublajsız filmin keyfini keşfettim falan...Hala daha  bir kaç bin kişiyle aynı anda, aynı filmi seyrediyor olma fikrini sevsem de reklam ve dublaj artık tahammül edebileceğim bir konu değil. Babamın kendi seçtiği filmlere gitmek de tadı damağımda kalan aktivitelerden biri oldu ve beni bu sürece hazırlayan en önemli etkenlerden biri de aynı zamanda. Velhasıl sanatın büyüleyici etkisini en çok sinemada hissettim her zaman. Büyük bir endüstriye dönüşen sinema sanatın başlıca amacı olan duyguları açığa çıkarma ve yansıtma işlevini bugüne değin yerine getirmeye devam ediyor. Kah insanların hayal dünyasına nufüz ediyor, kah duygu dünyasına, kah düşünce...Kimi zaman da derdi evrensel bir konuya dikkat çekmek oluyor. İşlevini etki alanını arttırarak sürdürmeye devam ediyor sinema. Bize de izlemek düşüyor.  

Every Cild Is Special ~ Taare Zameen Par 2007



0 yorum

Yapım:2007 ~ Hindistan
Tür:Aile, Dram
Yönetmen:Aamir Khan

Size bu filmden bahsetmek istiyorum adı Every Cild Is Special. Yapımcılığını ve yönetmenliğini, afişte de görmüş olduğunuz, Lagaan filminin esas oğlanı A Amir Khan yapmış. Bollywood'la renkli kültürüyle Hollywood'a ilham olmanın ötesinde işler yapıyor.Fakat belirteyim benim tercihim her daim kalıplara sıkışıp kalmayan, Bağımsız Sinema ve Avrupa Sineması'ndan yana olmuştur. Fakat sinemanın ön yargıları reddeden bir sanat dalı olması sebebiyle bir sinema sever olarak her filme şans tanımanın gerekliliğine inanıyorum. Bu film de orjinal bir fikir etrafında örülmüş bir hikaye olmasa da, evrensel bir konuya dikkat çekmesi bakımından önemli bir film. Diskleksi (Öğrenme Zorluğu) hastası olan  bir çocuğun hayatını başta ailesi olmak üzere, eğitimcilerinin nasıl daha zor bir hale getirebileceğini anlatıyor film every cild special diyerek. Eğitim sisteminin tek tipliliğine dikkat çeken film,  dramatik tüm öğeleri baştan sona kadar kullansa da, özellikle araya serpiştirilen animasyon görüntüleriyle oluşturulan yaratıcı görüntülerle daha özel bir film oluveriyor.

10/7,5

Sil Baştan derken, hafızamıza kazınan film; Eternal Sunshine of the Spotless Mind



1 yorum
Change your heart
Look around you
Change your heart
It will astound you
I need your lovin'
Like the sunshine

Everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime

Şarkı: Beck - Everybody's Gotta Learn Sometimes

CASHBACK~Zamana Güzellik Kat



 "Zamanı durdurabilirsiniz, hızlandırabilirsiniz de. Dondurabilirsiniz bile. Ancak başa saramazsınız. Yapılanı geri alamazsınız. Neyi gördüğünü düşündüm. Neyi görmediğini. Nasıl açıklayabileceğimi düşündüm. Ancak ne kadar düşünürsem düşüneyim, onu sakinleştirecek bir söz bulamadım. Kaçınılmaz olanı ne kadar erteleyebilirsiniz ki. Dünya donmuş dururken iki gün bekledim. Yine de bir çözüm bulamadım."

Big Fish



0 yorum
"-Bir buz dağına benziyorsun baba, sadece %10 luk kısmın gözüküyor,
gerisini görmeme izin vermiyorsun.


    -Nasıl yani, çeneme kadar mı görüyorsun?"




    Amélie



    9 yorum

    -Mucizelere inanır mısınız?
    -Bugün değil...!

    FIGHT CLUB



    7 yorum

    "Hiç bir zaman tamamlanmış olmayayım, ne olur.
    Hiç bir zaman halimden memnun olmayayım.
    Hiç bir zaman kusursuz olmayayım.

     
    Kurtar beni, Tyler, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar"
    Chuck Palahniuk


    older post