Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir akşamdı, kafes delikleri mavi...



0 yorum

Ah Meliha yaşamak istiyor ama nasıl?

-Yaşamak değişmektir.

-Saadet bir faraziyedir.

-Biz mahkumuz: Sevişmeye ve birbirimizi yemeye...Tarih bunun hikayesidir. İki insan, hele kadın ve erkek, birbirinin ebedi dostu ve düşmanıdır. Daima sevişecek ve didişeceklerdir. Aşk, erkekle kadın arasındaki harpte, iki tarafın yorgunluğundan gelen ve yine kavga ile biten muvakkat bir mütarekeden başka bir şey değildir: Dostluk ve öteki sevgiler gibi...

-Hastalanmadığını farzet. Saadet bir faraziyedir.
+Hayır bu kendini aldatmaktır.
-Saadet kendini aldatmaktır.

-Artık Meliha aldanamaz, artık hakikatin üstünde yırtılan perdeyi yamayamaz.

- Her ölü büyük bir şahsiyettir.

-Kamil'in hissedişine göre kadınlar için zevk aldatmaktır ve aldatmaktan şikayet etmek de zevkdir.

-Takvim yapraklarının hayat vakalarıyla riyazi bir alakası yoktur.

- Bir şey daha anlamıştı ki, bu kelebek tutulduğu anda bütün lezzetler kaybolur, bütün vehimler silinir ve dünyevi tadların rengarenk bulutları arasında korkunç bir şey görünür: Boşluk. Derin bir can sıkıntısı ruhu kaplar. Can sıkıntısı, asrın hastalığı.

-Hayatımda bu tecrübenin eksik oluşuna tahammül edemedim.

-İzdivaç kadın ve erkeğin arasındaki harpte cemiyetin hakemliğini kabul etmektir.

-Her saadette eksik bir şey vardır.

-Oh... İnanmak ne tatlı şey!..

-Ah...Yalnız kadınlar için bir peygamber lazımdır.

Peyami Safa / Bir Akşamdı

Filmin Apaçıklığı: ABBAS KİYARÜSTEMİ



0 yorum

Fransız Filozof Jean-Luc Nancy'nin 25 Eylül 2000 tarihinde gerçekleştirdiği söyleşi ve Jean-Luc Nancy'nin Kiyarüstemi Sineması'a dair incelemelerinin ve bir de söyleşinin olduğu harika bir kitap. Kitaptan sizin de okumaktan zevk alacağınızı düşünüğüm bölümleri derledim.

Jean-Luc Nancy'nin  Kiyarüstemi Sineması üzerine...

Kıyarüstemi genellikle beyazperdeyi ve kuşkusuz onunla birlikte filmi de birden bire bir uzam ya da dünya üzerindeki bir delik olarak vazeder. Sinema her şeyden önce ve temelde gözleri açmak için buradadır. Sinema tam da bu dünyayı var olduğu haliyle, yani gerçek üzerine bakışın her türden görüşün, öngörünün ve falcılığın yerini kesin olarak aldığı bir dünya olarak yapılandırmaya katkıda bulunmuştur.

Yakın Plan'daki (Nema-yı Nezdik) karakter ıstırap içindeki bir yaşam ifadesinin gerçekliği olarak değerlendirdiği şeye, taklit sayesinde ulaşmak için ünlü bir yönetmenin kimliğini gasp eder. Filmin sesi de  bununla birlikte kesintili hale gelmekte, gösterilen imgeler, trafiğin yoğunluğu ve dikiz aynalarındaki parıltı ya da yansımalarla dolu ön cam görüntüleri içinde kaybolmakta ve boğulmaktadır. Bununla birlikte şunu işitiriz: "Şimdi her şeyi anlıyorum" ve renkleri kasten öyle seçilmiş bir demet kırmızı çiçek, gürültülü sokağın mavi-gri imgesinden ayrılarak belirgin bir biçimde göze çarpar, tam da sinemanın göstergesine benzeyen bir buket: sıradan kargaşanın ortasında bir bakışın çiçek açması.


Kiyarüstemi her yerde imgelerin ve işaretlerin yerine bakışı ikame etmektedir.


Zeytinlikler Altında'da, (Zire Darakhatan Zeyton) fotoğrafı bir şekilde Tahire'den yani rol için seçilen genç kızdan çalmak gerekir, sahnelemeyi mümkün kılan şey de budur: şu elbiseyi giymesine izin vermemek, onu kalkmaya zorlamak, film çevirmenin bütün yükümlülüklerine boyun eğdirmek gerekir; üstelik, filmin içinde çevrilen kurmacada genç eşinin taleplerine boyun eğiyormuş gibi gösterilmektedir. Gördüğümüz filmin kurmacasında ise aslında onun sevgisini bekleyen, boyun eğen kişi eşidir. Kurmacaların bu birbiri içine geçişinin, beklentimizi bilemekten; bakışımızı Tahire'nin hakikati olan, Tahire hakkındaki hakikat değil, ama Tahire'den elde edilebilen ve elde edilmesi gereken hakikat olan şu gerçeğe doğru yöneltmekten başka bir işlevi yoktur.


Kirazın Tadı'nda, (Ta'm e guilass) doğal tarih müzesi öğrencilerini,  görmüyoruz ama öğretmenlerinin onlara ölü bir kuşun nasıl dolduracağını öğrettiğini işitiyoruz: doldurmayı, yani bir yaşam taklidi içinde ölümden korkmayı; ölümün ve yaşamın, ne karşıtlık ne de diyalektikten oluşan, fakat karşılıklı gebelik ya da birbiri içine işlemeden oluşan ilişkisi. Her biri diğeri içindir ve diğerindedir. Yaşam hiçbir yere giderek ve daima ölümden geçerek, çetrefilli yoluna uygun olarak, bitmez tükenmez zikzaklar ve iniş çıkışlarla devam eder ve yaşam "yaşamdan başka hiçbir şey" değildir. Ve de ölüm gizli, anlaşılmaz kabullenilmez olarak kalacaktır.


Bakış bir göz önüne almadır, bundan ötürü de bir saygıdır. Bakmak sonuçta gerçeği düşünmekten, hükmedemediğimiz bir anlamı tecrübe etmeye koyulmaktan başka bir şey değildir.


Kiyarüstemi'nin perdesi bir fablın ya da bir gösterimin gerçekleştirildiği bir tiyatrodan ziyade, içinde imgelerin kaydırıldığı bir yive, hani derler ya, çerçevelemedeki bir kağıt çerçeveye ya da vaktiyle sabit resimlere yönelik projeksiyon cihazlarından bahsedildiğindeki gibi bir saydam resim değiştiriciye benzer.

Kiyarüstemi'nin sineması bir metafizik düşünüştür. 


Sinemayla Platon'un mağarası arasında bir çok defa yapılmış karşılaştırma yerinde değildi: mağaranın fonu açıkça dünyanın dışına tanıklık etmektedir. Ve bildiğimiz imgelerin değerden düşmesi ya da "ide" adını taşıyan daha yüksek daha saf imgeleri hesaba katma gerekliliği, tam da bu noktadan itibaren doğmaktadır. Sinema ise aksine şöyle bir iş görür: dışarıyı yansıtmaz, ama içeriyi kendi üzerine açar. Perdedeki imge idenin kendisidir.


Abbas Kiyarüstemi ile Jean-Luc Nancy arasındaki söyleşiden...




Jean-Luc Nancy: Hayat Devam Ediyor (Zendegi va Digar Hich) filmin merkezinde duvarda aslı pipolu yaşlı bir adam portresi var. Bu bir fotoğraf mıdır yoksa resmin bir fotoğrafı mdır?

 Abbas Kiyarüstemi: Bunu sembolik nedenlerden dolayı bizzat yaptım. O resmi bir köydeki kahvehaneden satın aldım. Benim için o imge filmin anlamına çok yakındır. Yer sarsıntısının ardından, bu köylü her şeyini kaybetmiştir. Öyle sanıyorum ki bu imge köylü yaşamı hakkındaki bir sosyoloji kitabı gibi bir çok soruya anlam katabilir ve cevap verebilir. Çünkü bu, bir İran köylüsünün düşlerinin doruk noktasını temsil eden sembolik bir imgedir.

Bir fotoğrafın, bir resmin bir filmden daha değerli olduğunu düşündüğüm oluyor. Bir resmin gizemi mühürlü kalır, çünkü sesi yoktur. etrafında hiçbir şey yoktur. Bir fotoğraf bir hikaye anlatmaz, dolayısıyla da fotoğraf daima dönüşüm halindedir, kuşkusuz fotoğrafın ömrü bir filminkinden daha uzundur.

Hiçbir şey söylenmediği zaman, sanki bir çok şey söylenmiş gibidir.

 Jean-Luc Nancy: Siz her şeyi, hikayeyi neredeyse, ortadan kaldırmak için yapıyorsunuz. Olsa olsa bir hikaye iması var, asla gerçekten bir hikaye yok. Kirazın Tadı'ndaki imge de sinemaya akseder ve her halükarda bu imgenin mezarın içinde olan bir gözden mi, mezarın içinde olmayan bir gözden mi, nerden geldiği bilinmemektedir. Genelde filmlerin sonu bizi bir tür imgeye, sabit imge türünden bir şeye ulaştırır.

Abbas Kiyarüstemi: Bir imgenin hatırlatma gücüne, seyirciye verdiği imgeye derin bir biçimde katılma ve onun hakkında kendi yorumunu yapma imkanına git gide daha fazla ikna oldum. Oysa ki hareketin olduğu planlarda konsantrasyon azalır. seyircinin dikkati canlı kalmaz. Tıpkı bir yolculuğa çıktığı zaman olduğu gibi. Bir gar salonunun içinden geçerken yüzlerce insanla karşılaşırım fakat hatırlayacağım tek kişi karşımda oturan ve gerekli zaman boyunca gözlerimi kendisine sabitlediğim yolcudur. Şimdi onun hareketsizliği ona bir resim gibi gözlerimi sabitlememi mümkün kılmaktadır. Böylece yorumlama yeteneğim harekete geçer. Bir manzaraya bakan hareketsiz bir manzara gibidir bu: bir melankoli anındayızdır, bu zaman sayesinde karşıda bulunan tek bir ağaca gözlerimizi sabitliyoruz. Bu ağaç bir kişiyle aynı şeyi yapıyor. Ve sen o ağacı dünyanın tüm ağaçlarına değişmeyeceğini düşünüyorsun. Bu ağaç sana kesin bir şey vaat ediyor. Onunla randevun var. Sen ona gidiyorsun ve o da kendini sana bırakıyor.

Bana öyle geliyor ki sabit şeyler duygularımızı harekete geçirme gücü taşıyor. 


 Jean-Luc Nancy: Belki de zaten fotoğrafın ne olduğunu keşfetmek için sinema gerekir; fotoğrafın gelmesi, fotoğrafın ortada öylece kalmaması için sinema gerekir.

 Abbas Kiyarüstemi: Yeni bir sinemayı düşünmenin tek yolu seyircinin rolünü daha fazla hesaba katmaktır. Seyircinin müdahil olması ve boşlukları, eksikleri doldurması için tamamlanmamış ve bitirilmemiş bir sinema tasavvur etmek gerekir. Seyirciler kendi bakış açılarını savunabilmek amacıyla bir şeyler eklerler ve bu eylem filmin apaçıklığının bir parçası olur. Böylelikle filmin boş bırakılan, zayıf yerleri en güçlü yerlerine dönüşür.



 Jean-Luc Nancy: Amerika'da çok bilinen bir resim olan Wyeth'in Christina's World (Chiristina'nın Dünyası) resmi çayıra uzanmış, yalnızca sırtını gördüğümüz bir kadını tasvir eder. Arkadan görülen bir bakış her zaman bakışımızı o bakışın içine girmeye çağırır. Benim bakışım bu kadının bakışı haline gelir.

 Abbas Kiyarüstemi: Yönetmen ya da fotoğrafçı olarak, insanlara hizmet ediyoruz ve aynı zamanda onları aldatıyoruz. Neredeyse Tanrı'nın yerindeyiz: Onlar adına seçim yapıyoruz ve neleri seçmediğimizi söylemiyoruz. Sinema gösterir, ama bir o kadar da bakışı sınırlar.

Filmin Apaçıklığı: ABBAS KİYARÜSTEMİ
Söyleşi: Jean-Luc Nancy

"Aslında" dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz" Aldous Huxley CESUR YENİ DÜNYA



0 yorum

       Aldous Huxley'nin bu ütopya gibi gözüken distopyasında mutlu insan projesini görüp dehşete kapılmamak mümkün değil. Bizzat kendim çizdiğim cümlelerden bir kaçı:

 "Kır çiçekleri ve manzara seyretmenin önemli bir kusuru var, bedavalar"

"Herhangi biriniz bir arzuyu fark etmekle onun tatmini arasında uzunca bir bekleyiş yaşamak zorunda kaldınız mı?"

"Herkes herkes içindir"

"İnsan mutluluk konusunda düşünmek zorunda olmasa, yaşam ne kadar eğlenceli olurdu!"

"Çünkü bizim dünyamız Othello'nunkiyle aynı değil. Çelik olmadan araba yaratamazsınız - aynı şekilde, sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız. Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar.
Refahları yerinde; emniyetteler; hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan da çok memnunlar; veba gibi bir illet olan anne babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok"

"Değişmek istemiyoruz. Her değişim, istikrar için bir tehdit unsurudur."

"Şu ya da bu nedenle cemaat hayatına aykırı düşecek kadar bireyselliğinin farkına varmış bir sürü insan. Düzenden memnun olmayan, kendi bağımsız düşünceleri olan insanlar. Kısacası, biri olmayı başaran herkes. Size neredeyse imreniyorum."

"Evrensel mutluluk, çarkları sabit bir şekilde döndürür; gerçek ve güzellik bunu yapamaz."

"Bizim uygarlığımız, makineleri, tıbbı ve mutluluğu seçti"

"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum. "Aslında" dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz"

Aldous Huxley CESUR YENİ DÜNYA



"Uzun bir gece uykusunun olsa olsa iki hediyesi vardır: biri zindelik, öbürü unutuş." Sema Kaygusuz KARADUYGUN



0 yorum
          
           Bazı kitapların mevsimi, bazı mevsimlerin de kendine has duyguları var hiç şüphesiz. Sonbaharın duygusunun melankoli olduğunda ise hemfikiriz sanırım.. Karaduygun’un Anadolu’da melankoliğe denk düşen bir kelime olduğunu ise tıpkı Sema Kaygusuz gibi yıllar sonra keşfedecektim.. Güzel bir tesadüfle Eylül’de okuduğum “Karaduygun”, isminin yanı sıra hazan sarısı kapağıyla da sonbaharı hatırlatıyor üstelik..

               Sema Kaygusuz’un adını çokça işitmeme rağmen kaleminin bu denli etkileyici olduğunu henüz keşfettim. Kitap bittiğinde başka bir kitaba değil de yine onun kitaplarından birine başlama isteği oluştu bende. Kaleminin büyüsüne kapılmamda sahici dilinin etkisi oldukça fazla tabi..
Gelelim kitaba; bir hikaye kitabı olarak da düşünülebilir Karaduygun. Fakat anlatı olarak çıkmış Doğan Kitap’tan. Aslında “hikayelerle donatılmış anlatı” desek daha güzel bir ifade olur Karaduygun için. Yazarın derin insani duyuş ve duyarlılığıyla bezediği hikayelerinde gerçek ve kurmaca iç içe geçmiş.
               Kitabın anlatı olmasının en temel unsuru tanıdık bir ismin, yazarın yakın dostu, şair Birhan Keskin’in kitabın başkarakteri olması. Bu anlamda gerçeklikle ilişkisi oldukça güçlü Karaduygun’un. Fakat asla bir biyografi özelliği taşımıyor kitap. Sıfırı olmadığı için farklı anlamlar yüklediği roma rakamlarıyla ayırdığı bölümlerde, Birhan’ın peşine düştüğü sesleri çağrışımlarla hikayelere bağlamış Kaygusuz. Birhan’ın varlığından doğan ve birbirinden farklı ve bağımsız yedi hikaye ise eserin içeriksel sahasını oldukça genişletmiş.
               Sema Kaygusuz, uykusunu bile isteye böldüğü Birhan’ın uykusuzluğunu tasvir ederek başlıyor kitabına. “Gece demek uyku demek, unutuş demek”, ”oysaki Birhan’ı tanımlayan tek şey derin uykusuzluğudur”, “ tek başına temsilidir kitlesel bir uykusuzluğun”, “dışarıdaki şiddetin alışılmaya yüz tutmuş tok sesini ta yatağından duyuyordu” dediği Birhan aslında dünyanın tüm uğultularını işiten ve bu seslerin peşine düşen karaduygun insanların temsilidir.
          
          Kitaptaki sesler, metaforik bir ifade olarak anlaşılmalı.. Dünyanın bütün acıları ve şiddeti Birhan’ın kafasındaki tak tuk tak, dannga da dan dan seslerinin içinde beliriyor bir bakıma.. Birhan’ın temsil ettiği insanlara karşılık bir de İsmet Bey karakteri var kitapta. Birhan’ın duyduğu seslere “sizin duyduğunuzu ben duymuyorum” diyerek karşılık veren kayıtsız insanların temsili İsmet bey.
           Aslında birbirinden farklı ve bağımsız gibi gözüken hikayelerin hemen hepsi bu kayıtsızlığın farkındalık sahibi insanlar üzerinde yarattığı sıkıntıyı ve huzursuzluğu anlatıyor. Musa Anter’in anlatıldığı “Çağrılan Musa”, “Köpek Çağı”, “Adak”, “Musallat”, “Birkaç Kişi”, “İki Değişik Lokma” ve “Kelebek Düşmeden” adlı hikayelerin her biri okuyucu şaşırtmakla kalmıyor, aynı zamanda derin bir hiçlik duygusunun içine de alıyor.
            Ses ve gürültü, yazarın baştan sona terk etmediği sözcükleri. Sanki beş duyu gitmiş yalnız işitme duyusu ve sesler kalmış Kaygusuz’un dünyasında. Bir de sürekli ikiye bölünüp duran zaman.. Birhan’ın bir gecelik zamanından çağrışımlarla bambaşka zamanlara geçiyoruz sıkça. Bergson’un içsel zaman dediği “durée”yi hatırlattı bu bölümler bana. Dışsal zaman olan şimdiyi bırakıp içsel zamanın uçsuz bucaksız genişliğinde birçok farklı duygunun etki alanına girmiş oluyoruz böylece. Bir gecede olan olaylardan koca bir ömürlük duygu çıkıyor ortaya.. Çoğu kara duygu’lar.. “Çağrılan Musa” hikayesindeki “içini başka bir yerde bırakmış, uzaktan bakıyordu” gibi ifadelerden açık bir şekilde anlıyoruz bunu.
         “Adak” hikayesinde Viyana’lı Ruth’un kanserli yaprağı neden sakladığını öğrendiğimde ufak çaplı bir şaşkınlık yaşamadım değil. Adak hikayesinin ırkçılıkla ilgili düşündürten bölümleri üzerine ise çokça konuşulur..Dünyada iki türlü dışlamanın var olduğunu hatırlatmış bize yazar. Korkuyla dışlamakla nefretle dışlamak arasındaki farka değinmiş. “Göçmen bir doktora güven duymasa da yaprağı kanserinden ötürü seven birisinin içinden geçiyor dışlamak ve şefkat, aynı anda.” İşte tam da insana dair şeyi yakalamış oluyoruz bu ifadelerde. Kötülerin başka iyilerin başka olmadığını, insana dair bu kaba tasnifin ne kadar yanıltıcı olduğunu idrak ediyoruz bir daha. Bu anlamda “Adak” hikayesi kitabın en güzel hikayelerinden.
      Belki de bütün bunların sebebi varlıkları tanıma ve anlama zahmetine katlanmamak.. Yeterince insan tanımadan, yeterince hayata dokunmadan hüküm vermeye çalışmak. “Karşıdan bakmak ezbere bir şey. Pekala gözlerini kapatabilirsin“Denizleri birbirinden ayırt edemiyorsak, zihnimizle gördüğümüzü tenimizde bilmediğimiz için” diyor Kaygusuz.. Belki de bu yüzden fikirlerimiz ve bakışlarımız bir heykeli andırıyor, donuk ve kayıtsız..
    “Musallat” hikayesindeki garipliği ve sinir bozuculuğu tanımlayamıyorum niyeyse. Gülayşe denen kalaycı kadına tahammül edebilmek okuyucu için çok zor. Gerçekte kimdir Gülayşe bilmiyoruz, yazarın kimlik bocalamalarının yansıması olması kuvvetle muhtemel. Böyle bir hikaye gerçekte yaşanmamışsa bunu yazmak kimin aklına gelir ki diye sormadan edemedim. Aynı duyguyu “İki Değişik Lokma”da Zühal’in ve ruhunu bala kaptıran -evet bildiğimiz bal- Ezel’in garip ve sarsıcı hikayelerini okuduğumda da hissettim. Bugüne kadar okuduğum en değişik hikayeler arasına rahatça koyabilirim sanırım bu adını saydıklarımı.
       Kaygusuz’un hüzün ve keder sözcüklerinin sınıfsal ve ruhsal ayrımına değindiği bölümlerse sanırım bu kitabı şiddetle öneriyor olmamın en güçlü dayanağı. Neredeyse her cümlenin altını çizdiğim bölümlerde melankoliklerin aslında kimler olduğunu tanımlamış yazar. Yalnızca tespitler yapmaktan öteye geçip, kara safranın hükmünde yaşayan insanların kederli dünyalarını tüm çıplaklığıyla açmış okuyucuya. Özellikle bu bölümde kendisinin de bir karaduygun olduğunu hissettiriyor elbette.. Birbirinin yerine kullandığımız bu iki kavramı çok ince noktalardan ayırıp lügatımıza yerleştiriyor Kaygusuz. “Hüzünlülerin en büyük hayali, içsel dengeyi ve huzuru yakalamaktır, kederliler huzuru budalalıktan sayıp dünyayı değiştirmek isterler” derken amaçlarının bile farklı olduğunu hatırlatıyor ısrarla..
            Sema Kaygusuz hikayelerini kurarkenki yaklaşımını satır aralarında vermeyi seviyor gibi. Gerçeklikle kurmacanın iç içe geçmesini sevdiğini anlıyoruz böylece. “Belki de uydurduğum duyduğumu yarattı, duyduğum uydurduğumu” diyerek ele veriyor kendini. Yıllar önce kafasında yaratıp yazdığı Tacettin’i gerçekte görünce yaşadığı duygular ise neden yazmanın büyüsüne inandığını gösteriyor okuyucuya. “Eskiden canlı bir adam olan Tacettin, şimdi zihnimde gömütsüz bir hale gelmişti. Canlanmamış, benim alemimde tam tersine ölmüştü.”
      
          Satır aralarında insanı yazmaya mecbur eden şeye de değiniyor. “Yazıyoruz çünkü belirsizliğe katlanamadığımız için” diyerek en azından karaduygunlar için yazmanın bu dünyada bir gereklilik olduğunun altını çizmekten de geri durmuyor yazar..
Umarız yazmaya ara vermez..
En başta da dediğim gibi bazı kitapların mevsimi vardır..
Siz iyisi mi Karaduygun’u sonbahar bitmeden okuyun..
Sema Kaygusuz
"KARADUYGUN" 

Doğan Kitap Yayınları, 2012
120  sayfa




                                                                                                                               Yazar : Duygu Aksoy
Kaynak Dağ Medya

Kişisel Direniş




Ben öyle mutluluk meraklısı değilimdir, yaşamı yeğlerim yine. Mutluluk bir süprüntü, acımasızın tekidir, ona asıl yaşamasını öğretmek gerekir
... ama ben mutlu olmak için yaşamın kıçını yalayacak değilim.

ONCA YOKSULLUK VARKEN ~ Emile Ajar

Kiralık Konak



3 yorum

"Bu dünyada güzellik bir hayal, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. Güzel bir yüze iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç yeterliydi."

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU



İz bırakanların seyrüseferi; Satranç Oynayan Derviş



0 yorum

"Satranç oynayan Şah mı, derviş mi belli değil.
Dokunduğu anda piyonları vezire çevirdiğine bakılırsa Şah.
Şahla göz göze geldiğinde tepeden tırnağa ürperdiğine bakılırsa derviş.
Kiminle mi oynuyor?
O da pek belli değil"

Şam. Cebel-i Sâlihiyye Hanı. Atlar “L” izi bırakıyor canlarını alırken piyonların. Leyla’nın atları mı bunlar? Filler çapraz ateş açmış, menziline giren kapaklanıyor yere. Ebabil kuşları nerde? Vezirlerin gözleri kızıl topaçlar gibi dönüyor karelerde. İpleri Şahlar’ın elinde, ipleri şahların boynunu arıyor. Kaleler sığınmaya gelenleri mahzenlerine kapatıyorlar, ne konukseverlik. Kılıç şakırtıları, topuz vınlamaları, naralar ve çığlıklar duyulmuyor, ne derin savaş. Şahlar ağızlarını açıp bir kelime söylemiyor, bir adım atmıyorlar. Kendilerinden emin seyrediyorlar yüzlerce kareye bölünmüş meydanı, ne sükûnet! Yalnız bir iç ses Makâlât’tan çalınmış: “Ey Şah! Halk içindeyken bir saat olsun halkı kendinden uzaklaştır. Ta ki Şah dervişin ziyaretine gitti desinler. Hem öyle bir eve gidelim ki, orada Şah kimdir, derviş kim belli olmasın.” Satranç oynayan Şah mı, derviş mi belli değil. Dokunduğu anda piyonları vezire çevirdiğine bakılırsa Şah. Şahla göz göze geldiğinde tepeden tırnağa ürperdiğine bakılırsa derviş. Kiminle mi oynuyor? O da pek belli değil. Karşısında bir Frenk delikanlısı var; ama bu Frenk delikanlısı kâh bir Konyalı oluyor haset dumanlarını savuran, kâh bir Leyla savuran saçlarını. Kâh ikiye bölünüyor Şems, kendisiyle savaşıyor. Kâh yok oluyor, hiçlikle. Sonunda mektuplarını cevapsız bıraktığı sevgilisini; Mevlânâ Hüdâvendigâr’ı çıkarıyor karşısına… Evet cevap vermedi bu can satırlarına. İyice tutuşsun diye yaptı. Kömüre dönüp kendinle yazsın diye. Ancak kendinle yazandan sadır olabilir ateşîn sözler: “Bilirsin ki yaşamamız senin elinde. Ayrılığın bitirdi bizi. Sözünde dur ey lütuf sahibi! Kusuru ört, iyilik et... Gel! Araplar, ‘Taal’ der, Farslar ‘Biyâ’ Gel demektir bunlar. İşte gel! Ey Tebrizli Şems! Gel, çabuk gel, n’olur! Dur! Hayır deme. Sana evet-hayır demek yaraşmaz. Gelmek yaraşır.” Ve ancak kendi kömürüyle yazanlar cevabı hak eder. Şam’dan gönderilen mektup bir hazine sandığı gibi titreyerek açılır Konya’da. Mücevherler avuçlanıp tekrar tekrar bırakılır sandığa. Dil aciz kalır da, coşkuyla kaleme sarılınır: “Yürüyün ey erler, cananı getirin/ Bizden kaçan o müstesnayı getirin” Erlerin başında oğlu vardır Mevlânâ’nın: Sultan Veled. Yanlarında bir mektup ve kızıl altınlar. Günlerce nefes nefese koştururlar atlarını Şam’a doğru. Güneşin Cebel-i Salihiyye Hanı’nda olduğunu. Duyar duymaz yanarlar. Öyle yanarlar ki atları yıldız olup kayar Şam semalarından bu sırlı hana. İşte Şems’leri Frenk delikanlısıyla satranç oynamakta. Bir hamle yapmasından korkarak ağır ağır yanaşırlar Şems’in yanına. Şems hiç oralı olmaz, devam eder oyuna belli belirsiz bir gülümsemeyle. Belli ki sembollerle konuşulacaktır. Ne demişse Hüdâvendigar o yapılacaktır. Bir çift ayakkabının içi kızıl altınlarla doldurulup Anadolu’ya çevrilecektir yönü. Göğüsten çıkartılan mektup, kutsal bir emanet gibi saygıyla uzatılacaktır. Zarf daha eline değer değmez Şems’in, köpükler çıkartarak dolduracaktır meydanı lavdan cümleler; filleri, kaleleri, atları, piyonları ve vezirleri önüne katıp sürükleyerek Şah diyecektir: “Siz buradan ayrıldıktan sonra, mumun baldan ayrılması gibi, ben de lezzetten ayrı düştüm. Baldan tatlı sohbetinizden mahrum kalınca ateşle teselli buluyorum. Cemalinizin yokluğuyla cismimiz, viran. Canımız ise baykuş gibi viranede. Artık, dizgini; bu tarafa çeviriniz. Neşe ve eğlence şeytan gibi taşlanıp sürüldü buradan…” Ne hasetçilerin pişmanlığı ve özrü ikna edebilecektir onu, ne Sultan Veled’le gelen yirmi atlının taşıdıkları. İçi altın dolu ayakkabılar işaret etse de Diyar-ı Rum’u, gelecekse Hüdâvendigar için gelecek, Şems bu. “Bizi altın ve gümüş satın alamaz. Daveti kâfidir Muhammed yürekli Mevlânâ’mızın. Onun sözünü çiğnemek ne mümkün!” diyerek dağıtacaktır yoksullara neyi varsa. Hazırlıkları bitince Sultan Veled’in atını yanında bulacak, binek taşından yükselince atın sırtına, yollar sıraya girecektir, gece ve gündüz başlayacak. Nihayet Şems, Mevlânâ’nın kokusunu duyacak. Şems’in kokusu Mevlânâ’ya ulaşacak sonunda. Kafile Konya yakınlarında çekecek dizginleri, “Dur!” diyecek. Zincirli Han özgür ruhlara açacak kapılarını. Ve Sultan Veled atlılardan birini babasına gönderecek müjdeci olarak. Mevlânâ mı? O yanında ne varsa müjdeciye bağışlayıp haykıracak: “Yollara sular dökün Bahçelere müjdeler verin. Bahar kokuları geliyor. O geliyor, o! Ay parçamız, canımız, yârimiz geliyor. Yol verin, açılın, savulun, Beri durun, beri! Yüzü apaydınlık, ak pak Bastığı yerleri aydınlatarak, O geliyor, o!”

A. ALİ URAL

Ayrılık



2 yorum

Bir teklif ve bir kabul... Kısa münakaşasız ve hesapsız!  Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı.
Sabahattin Ali/Kürk Mantolu Madonna

Troya'da Ölüm Vardı



6 yorum

"...Konuştuklarımız başlangıçta her zamanki gibiydi, birbirimizi kavrıyorduk, ele geçiriyorduk, sonra sonra işin can damarına geldik. Durdum. Benden söz açmıştı, beni bulmaktan... Durdum. Sen zaten arıyordun dedim, bir şeyler arıyordun dedim, onları bulmağa hazırdın dedim, o zaman karşına ben çıktım, hazırdın bulmağa, bende buldun o aradığını, bende görmek istediğin, bulduğun şeyleri bulmağa hazırdın... İpi uzatmıştım, elimdeydi, çekişine göre ya düğümü sağlamlaştıracak ya da çözecekti. Bekliyordum. Başını salladı. Bekliyordum..."

Bilge KARASU


Garanti muhabbetlere yılışmayanlar için Garanti Karantina



6 yorum
Murat Menteş şiir de mi yazarmış? Yazıyormuş evet! Bu özelliğini hiç bilmiyordum.Yani üç beş bir şey karaladığından haberim vardı ama kitaplaştıracak kadar şiilerine güvendiğini görünce şaşırdım. Kitabı henüz edinmedim. Nacizane tecrübelerimle nasıl şiilerle karşılaşabileceğimi aşağı yukarı tahmin ediyorum. Büyük ihtimal  tıpkı düz yazıdaki uslubu gibi hafif alaycı, muzip ve ince esprilerden oluşan, "kankası" Ah Muhsin Ünlü gibi arabeske kaçan, sokak diline yaklaşan bir dille karşılaşacağız. Enteresan bir şiir kitabı okumaya hazır olalım zira Murat Menteş edebiyatı enerjik olmak zorunda olması gereken bir sanat olarak değerlendirdiği için "gaza getirici" provoke edici unsurlara rastlamamız olası. Meraklısı için aşağıda bir "kuple" paylaştım. Tadımlık...

Not:Bu vesileyle kitap tedarikçime sesleniyorum; Sepet doldu ver şu siparişleri artık!


"…Varsın zangırdasın tabiatın çatısı
sahibine ulaşsın da yollanan her öpücük.
Emperyalistler kendi derdine yansın
ikimiz hayırlı bir iş için öldük.”



Keşmekeş



7 yorum


- Kafamı Karıştırdın.

- İyidir. Denizler durulmaz dalgalanmadan...


Huzursuz Bacak / Mustafa Kutlu

older post