Avrupa Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kynodontas ~ Kopek Disi



2 yorum


Yapım: 2009 - Yunanistan
 Tür: Dram Süre: 94 dakika
Yönetmen: Giorgos Lanthimos
 Oyuncular: Michelle Valley, Alexander Voulgaris, Aggeliki Papoulia, Mary Tsoni, Anna Kalaitzidou, Hristos Passalis, Christos Stergioglou

Kendi küçük dünyanı anlamlandırman için, tüm evreni keşfetmen gerekir.

             Hakkında pek bir şey bilmediğim yunanlı genç yönetmen Giorgos Lanthimos'den neredeyse usta işi bir film. Gördüğüm en orijinal senaryo. Dış dünyanın tehlikelerine karşı anne babası tarafından paranoyakça bir anlayışla sterilize bir yaşama mahkum edilen üç kardeşin trajedisi. Filmi böyle özetlemek mümkün. Film, genellikle beraber vakit geçiren yetişkin üç kardeşin, anne ve babası tarafından hazırlanan, 'dış dünyadan' gelebilecek ve onların meraklarını cezbedecek bazı kelimelerin bambaşka tercüme edilen anlamlarını kasetten dikkatlice dinledikleri sahneyle başlıyor. Bunun dışında kardeşlerin neredeyse tek eğlencesi yüzmek. Dış dünya ait olarak gördükleri tek şey uçak. Hayattan en büyük beklentileri bir gün bahçelerine bir uçağın düşmesi. Hatta düşen uçağın kimin olacağı konusunda aralarında tartışıyorlar. Baba genişçe ve havuzlu bir bahçesi olan evden yalnızca arabasıyla çıkıyor. Akşam eve gelirken alışverişten aldığı ürünlerin ambalajlarını söküyor. Baba oldukça otoriter. Anne ve babanın çocuklarına olan yaklaşımı bir hayvan barınakçısının köpeklerine olan yaklaşımıyla benzer; 'kurallara uyar ve fazla meraklı olmazsanız her şey yolunda gider.'

Bu üç kardeş hayatı, bir nevi anne babalarının kendileri için ideal olduğunu düşündüğü 'steril yaşam' programından öğreniyorlar. Hiç bir bireyle iletişime geçmedikleri için hala çocuk kalan kardeşlerin birbirlerine olan yaklaşımları rekabetçi ve bazen acımasızca oluyor. Gel gör ki ebeveynlerin unuttuğu bir şey var; 'insanın keşfetme merakı..' İşte bu yüzden işler büyük kardeşin dış dünyaya dair bir şeyler görmeye başlamasıyla karışıyor. Ancak Köpek dişi düştüğünde "dışarıya" çıkabileceği öğretilen bir insanın dünyayı bilme arzusu galip gelince neler olacağını görebileceğiz bu filmde. Aile toplumla etkileşime girmeden yaşarsa ne olur ve tabi insanın evreni merakı ne kadar tehlikeli olursa olsun bilinmezi öğrenme isteği ve sonuçları...Bu ve benzer soruların cevabını bulabilirsiniz bu filmde. Ve tabiki korkuyla yönetilen insan toplulukları...Dünyanın aldığı son hal. .Mekanları ister büyütün ister küçültün evrensel bir gerçekliğe parmak basıyor film.Yönetmen tüm bunları bir Heneke filmi gerçekçiliğiyle gösteriyor. Bu yüzden çok çarpıcı ve aynı zamanda bazı sahneleriyle çok rahatsız edici bir film. Bambaşka bir konusu olsa da bu filmi izlerken Truman Show'daki karakterle dış dünyayı öğrenme isteği ve bu uğurda her şeyi göze alması bakımında benzerlik aklıma geldi. Truman Show'da kafasına düşen mikrofonla yaşadığı dünyaya ait soruları öteki dünyayı keşfederek bulabileceği düşünüp, bu uğurda tehlikeli bir yolculuğa çıkıyordu ve sonunda büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordu karakter. Bu iki filmde de karakterler bambaşka amaçlar için kandırılıyordu. Çarpıcı bir sosyal eleştiri filmi izlemek isterseniz kaçırmayın derim.

8,5/10

Sinir bozucu güzellikte bir film; Funny Games 1997



4 yorum

Tür : Korku / Gerilim
Yapım : 1997, ABD , 103 dk
Yönetmen : Michael Haneke
Senaryo : Michael Haneke
.
Siz siz olun evinize yumurta istemek için gelen bir yabancıya fazla güvenmeyin.Kulağa paranoyakça gelebilir fakat Heneke'nin tam anlamıyla yaptığı bu; bizi paranoyak bir alana sürükleyip etki altına almak...
Funny Games iki kişiden oluşan bir grup piskopatın "hiç mi zevkine öldürmek olmaz" mantığıyla yola çıktığı bir oyunun seyircisi yapıyor bizi. Üstelik olan bitene seyirci kalmaktan öte, bir ayinin kurbanları gibi sinirlerimiz bozuluyor, tedirgin bekleyişimiz soğumadan aynen  devam ediyor. Çok Heneke filmi izlemiş biri değilim fakat, yönetmenin biraz da aldığı eğitimin etkisiyle olacak, insan psikolojisi üzerindeki başarısı ve dolayısıyle etkisini biliyorum. Nitekim bu filmde de bu bağlamda bir etkiyi fark etmemek mümkün değil.


Georg: bırak ne yapmak istiyorlarsa yapsınlar. Daha çabuk kurtuluruz.
 Paul: hiç de cesurca bir davranış değil. Uzun metraj için yetmez.
Anna,Georg ve oğulları Georgi göl kenarındaki evlerine iyi vakit geçirmek ve dinlenmek için gelirler.Burası sessiz sakin bir yerdir ve civarda beraber golf müsabakaları düzenledikleri komşuları da vardır.Anna eşi ve oğlu için öğle yemeği hazırladığı sırada Peter adında, elinde golf eldivenleri olan bir genç içeri girer ve Anna'dan bir kaç yumurta ister. Peter tuhaf ve şüphe uyandırıcı hareketleriyle Anna'yı tedirgin eder.Üstelik  davetsiz konuk bahçe kapısı kilitli bir eve hiç zorlanmadan girebilmiştir.Artık o gün içinde yaşanacaklar ve sabaha kadar sürecek olan oyun hem kurbanlar için hem de izleyici için sinirlerin finale kadar bir yay gibi germesi ve sürükleyiciliğinden hiç bir şey kaybetmemesi Funny Games'i en azından benim için başarılı gerilim filmleri listemde ilk sıralara yerleştiriyor.

Heneke neden bilmem aynı filmi Naomi Watts'lı kadrosuyla 2008 yılında yeniden çekiyor.Fakat ilki kadar başarılı olamıyor. Şüphesiz bunda oyuncuların da çok büyük etkisi var.İlk filmde özellikle Anna rolündeki Susanne Lothar'ın sahici  performansı takdire şayan.

8,5/10

Dear Frankie ~ Sevgili Frankie 2004/Yalanını sevsinler



2 yorum

Tür: Dram
Yapım: 2004, İngiltere
Yönetmen: Shona Auerbach
Senaryo: Andrea Gibb
Görüntü Yönetmeni: Shona Auerbach
Oyuncular
Gerard Butler, Emily Mortimer, Jack McElhone, Sharon Small, Mary Riggans


Yalancının mumu yatsıya kadar

Babası tarafından küçük yaşta gördüğü şiddet yüzünden sağır kalmak zorunda kalan, annesinin başta iyi niyetle giriştiği, sonradan sarpa saran koca bir yalanı yaşamak zorundaolan 10 yaşındaki bir çocuğun hikayesi Dear Frenkie.

Frankie sakatlığına neden olan kişinin babası olduğundan habersizdir. O babasız büyüyen her çocuk gibi, bir babaya ihtiyaç duyar. Annesi bu ihtiyacı nispeten gidermek için kendi kendisine bir çare bulur. Bu çare Frankie'ye babasının ağzından mektuplar yazmaktır. Fakat  her yalan gibi bu yalan da yatsıya kadar sürer.

Annesi, oğluna babasının bir gemici olduğunu ve bu yüzden başka ülke ve limanlarında sürekli gezmek zorunda kaldığı yalanını öyle gözüküyorki inandırır. Babasına dair gerçek başka hiç bir bilgiyi vermez. Hatta babaya ait eski fotoğrafları bile yok etmiştir. Frankie, babasının sözde mesleği olan gemiciliğe karşı duyduğu ilgi sebebiyle bir çoğrafya kurdu olup çıkmıştır. Aynı zamanda dudak okuma şampiyonudur. Bu özelliği sayesinde özrü günlük yaşamını idame ettirmesine ve hayatına adapte olmasına  çok da engel olmaz.


Dublör Baba

Buraya kadar herşey en azından düşe kalka "iyi" giderken, Frankie için sevinçli, annesi için zorlu bir süreç başlar. Frankie bir şekilde, annesinin, babasının çalıştığını uydurduğu geminin, son taşındıkarı yer olan_ya da babadan kaçerken son saklandıkları yer olan- İrlanda'nın liman şehrine geleceği haberini alır. Annenin önünde iki seçenek  vardır ya gerçeği oğluna açıklayacak ya da başka bir yalan bulacaktır. Ve "bir kez yalan söyleyince ikinci defa söylemek daha kolaydır" lafını doğrularcasına, herkesi yeni bir yalanın daha içine sürükler. Başlangıç olarak en yakın arkadaşından kendisine kısa zamanda "dublör bir baba" bulmasını ister. Fikir çılgınca ve acımasızca gibi gözüksede, annesine göre Frankie için en uygun olanıdır. Ve sonrasında, bu işi para için yaptığını düşündüğümüz, Dublör Babanın Dilemması, annenin de dilemmasına dönüşür. Bu süreçte kafası karışık olmayan tek kişi Frankie'dir.

Daer Frankie, bir çocuğun umutlarını, özlemlerini ve karşı karşıya kaldığı gerçeğe  çocuk kalbiyle  nasılda göğüs gerebildiğini, onu sadece küçük bir çocuk zannedenleri mahcup edişini, her karanlık yolun sonunun elbet bir gün aydınlığa çıkacağını, kandırırken aslında nasıl da kandığımızı, kısacası aldanmışlığımızı, acite etme seviyesini yüksetmeden, sıradan olmayan bir hikayeyi sırdan bir edayla anlatan bir film. Filmin sonunda "e yani bundan sonra ne olacak" sorusuyla bizi başbaşa bıraksada neticede enteresan bir konu arayanlar için izlenebilir, güzel bir film.

7/10


Au Revoir, Les Enfants ~ Elveda Çocuklar 1987



0 yorum
_au_revoir_les_enfants



Tür: Dram, Savaş
Yapım: 1987, Fransa, Almanya
Yönetmen: Louis Malle
Senaryo: Louis Malle
Yapımcı: Louis Malle
Görüntü Yönetmeni: Renato Berta
Oyuncular:
Gaspard Manesse, Raphael Fejtö, Francine Racette




Bakakalmak  bir gidenin ardından...


Öğrenci yurtlarında yaşanan dostlukları iyi bilirim. Özellikle aileden ayrı düşmenin sebep olduğu o içi zor doldurulur  boşluğu az da olsa kapatabilecek bir arkadaş -dost arama çabasına girmiş bulursun kendini. Çoğu zaman da başarılı olursun. Kurşmuş olduğun o dostluk ömrünün sonuna kadar özel bir dostluk olarak kalır ve hep biraz buruk hatırlanır.Ya da ben öyle her şeye olduğu gibi özel anlamlar yüklüyorumdur. Bilmiyorum. Ama neticede buna benzer  duygular yaşatma fırsatı sunuyordur böyle ortamlar.


elvedaçocuklar1


Zamanlardan 2.Dünya Savaşı. Şavaşın özellikle tüm avrupayı ve avrupadaki yahudileri  "kırıp geçirdiği" bir ortamda katolik okulan giden iki öğrencinin aralarındaki, geç başlayan erken biten dostluğun hikayesi Au Revoir, Les Enfants. Bahsi geçen okul da bir çok yer gibi alman milislerin ablukası altındadır.Tüm bu sıkı yönetim ve baskıya rağmen okul yöneticileri isimlerini değiştirmek suretiyle üç yahudi öğrenciyi okullarında saklamayı başarırlar taki okul çalışanlarıdan biri, intikam amaçlı ispiyonculuk yapana kadar...


Elvedaçocuklar2


En büyük zevkleri geceleri birbirlerine Binbir Gece Masalları okumak olan, Julien Quentin ve yahudi öğrenci, Jean Bonnet'in  arasına 2.Dünya savaşı ve onun "götürüleri" girer. O yaşlarda bir çocuğun bir savaşı anlamlandırma çabasını ve elinden koparılan dostluğun, o anlam arayan bakışını seyrederken benim gibi sizde çok etkileneceksiniz.


Au Revoir, Les Enfants, bizi salya sümük ağlamak zorunda bırakan 2.Dünya Savaşı temalı filmlerinden biraz farklı olarak drmatikleştirme işini nispeten daha dozunda bırakmış bir film. Savaşın yaşattıklarını bir çocuğun gözüden çok bir dostluk hikayesinin üzerinden, pekala anlatmayı becerebilmiş başarılı bir dram.



8/10



La Haine ~ Protesto 1995 / Fransa'da öteki olmak



0 yorum
_pretestoafiş
Yönetmen :Mathieu Kassovitz
Yapımcı : Christophe Rossignon
Senaryo Yazarı : Mathieu Kassovitz
Oyuncular : Vincent Cassel,Hubert Kounde,Said Taghmaoui,Francois Levantal,Marc Duret
Yapım Yılı, Ülkesi : Fransa, 1995
Süre : 96 dakika
Dil : Fransızca
Aldığı Çeşitli Ödüller

1995 Cannes Film Festivali : En iyi yönetmen
1995 European Film Awards : En iyi film
1996 César Awards : En iyi film

"Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir"


"Elli katlı bir binadan düşen adamın öyküsünü bilir misiniz?

Düşerken de kendine şu sözleri tekrarlamaktadır:'Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda,buraya kadar her şey yolunda,25. kattayım şu an ve buraya kadar her şey yolunda.

Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir."

_lahaine
Film bir anlatıcının bu hikayeyi anlatmasıyla başlıyor ve film yine bu istikametle bu sona doğru yol alıyor.

Protesto son zamanlarda izlediğim en çarpıcı suç filmlerinden biri. Filmin sosyolojik yanı özellikle çok kuvvetli. Eleştirel bir bakışı var ve gerçek bir sorunu son derece gerçek işlemiş Mathieu Kassovit. Yönetmenin filmi çektiğinde sadece 25 yaşında olduğunu bilmek de ayrıca şaşırtıcı tıpkı bu film gibi.Fransa'da öteki olmanın ne demek olduğunu, ırkçılığın, etnik kökene duyulan nefretin ne derecede olduğunu görebilme imkanı veriyor film.

Film Paris'in gettolarında yaşayan, biri Cezayir asıllı, bir fransız olan ve gereğindne fazla konuşan,ateşli bir çocuk olan  Said, biri yahudi Vinz ve bir diğeri de siyahi Hubert adındaki 3 gencin Abdel adındaki afrika asıllı arkadaşlarının polisler tarafından dövülerek öldürülmesini ve bu süreçde polisler tarafından yaşadıkları çeşitli arbede ve baskıları, bir gün gibi kısa bir süreye sığdırmayı başarabilen ve tüm bu olayları çarpıcı bir gerçeklikle gösteren muhteşem bi film. Bu ortak özlellikleri yaşadıkları toplumda  öteki olmak zorunda kalan üç genç de son derece öfkelidir. Öfkeleri elbetteki sisteme ve  en nihayetinde haketmediklerini düşündükleri, maruz kaldıkları muameleye...

Filmde görülesi sahnelerden biri de  Vinz'in ayna karşısında Fransızca yaptığı  Are you talking to me ? şovuydu.

_haine

Siyah-beyazın ve oyunculukların şıklığı, konunun yakı -şıksızlığıyla beraber izlemesi lazım gelen muhteşem bir film Protesto


9/10

Mio Fratello E Figlio Unico ~ Abim Evin Tek Çocuğu 2007 / Bu ne yaman çelişki



1 yorum


Tür : Dram / Romantik Komedi
Gösterim Tarihi : 30 Kasım 2007
Yönetmen : Daniele Luchetti
Senaryo : Daniele Luchetti , Antonio Pennacchi (Kitap)

Yapım : 2007, İtalya , 108 dk.

Oyuncular

Elio Germano (Accio Benassi) , Riccardo Scamarcio (Manrico Benassi) , Angela Finocchiaro (Bayan Benassi) , Luca Zingaretti (Mario Nastri) , Anna Bonaiuto (Bella) , Massimo Popolizio (Benassi) , Ascanio Celestini (Padre Cavalli)

Mesajını adam akıllı veren bir film

Son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden biri Mio Fratello E Figlio Unico. İtalyan Oscarları olarak bilinen "David di Donatello Film Ödülleri'nin çoğunu silmiş süpürmüş.  Ülkesinde gördüğü bu ilgiyi, IMDB'ye bakınca dünyada  henüz görmemiş olduğunu anlıyoruz ki bu en dert edindiğim konulardan biridir. Bu yüzden , bu ve benzeri "piyasa filmi" dışındaki  filmleri,  eş dost "adam gibi filmler" izlesin mantığıyla, burda altını çizmeyi, bir nevi tanıtmayı görev biliyorum.
abimevintekcocugu

Mio Fratello E Figlio Unico, izleyenin yüreği dahil bir çok şeye dokunan, hayata dair herşeyin olduğu ama neticede  tek bir şeyi anlatan/vurgulayan, hem bir aile filmi, hem bir gençlik filmi, hem bir dönem filmi, hem de bir aşk filmi...

1960'lı yıllarda İtalya'da yaşanan ideolojik karmaşa ve kargaşa,mütevazi bir şekilde yaşayan , dar gelirli sayılabilecek, üç çocuklu tipik bir italyan ailesi olan Benassi' lerin , al birini vur ötekine dedirtecek kadar asi ve dikkafalı ,  Accio ve Manrico adındaki  iki çocuğu  üzerinden anlatılıyor.

Accio nispeten abisinden daha asi olduğu için başta abisi Manrico tarafından zaman zaman  tartaklanır. Bu tartaklanmaların asıl sebebi daha çok aralarındaki ideolojik farklılıktır. Çünkü Accio Faşistken, abi Manrico da Koministtir. Bir de üstüne Accio abisinin sevgilisiyle yakınlaşır. Kafası fikri olarak zaten yeterince karışık olan Accio, bu beklenmedik yasak  aşk yüzünden de iyice bulanacaktır.

Bu traji komik sayabileceğimiz öyküyü mühteşem müzikler ve yine aynı derece de muhteşm doğal oyunculukar eşliğinde izleme fırsatı sunuyor bize Daniele Luchetti . Samimi ve sıcak bir film. Netice de şunu söylüyor ve söyletiyor;

“İdeolojiler sadece idelojidir. Kızsanda karşı olsan da seni şüphesiz hiç bir ideoljik gurubun sevemeyeceği kadar seven, kollayan, kayıran ailenin yanında herşey önemini yitirir. Mühim olan sevdiklerin...Ötesi gerisi angarya”

... Aile kavramını yeniden gözden geçirmemize neden olduğu gibi ideolojilerin ona sımsıkı bağlı gibi gözüken bazı biryeler için,  ne kadar gelir geçer olduğunu ve bu tip gurupların, azınlık dahi olsa, eninde sonunda kişisel çıkarlar neticesinde, belli ölçüde amacının dışına nasıl çıkabileceğini de gösteren, mesajını gayet de adam akıllı veren bir yapım.

Sinemaya Nanni Moretti'nin asistanlığını yaparak adım atan yönetmen Daniele Luchetti, bu filmle, boynuz kulağı geçti mi yoksa sorusunu da sordurmuyor değil.

9/10


Angel-A 2006 / sende melek tüyü var



0 yorum

.
Tür : Komedi / Romantik
Gösterim Tarihi : 28 Temmuz 2006
Yönetmen : Luc Besson
Senaryo : Luc Besson
Görüntü Yönetmeni : Thierry Arbogast
Müzik : Anja Garbarek
Yapım : 2005, Fransa , 88 dk.
Oyuncular
Jamel Debbouze (André) , Rie Rasmussen (Angel-A) , Gilbert Melki (Franck) , Serge Riaboukine (Pedro) , Akim Chir (Le chef des malfrats) , Eric Balliet (Garde du corps Franck) , Loïc Pora (Le malfrat #2)

Paris'in tenha sokaklarındaki garip bir çiftin, bir garip aşk masalı

Huyundan mıdır suyundan mıdır, tılsımından mıdır neyindendir bilinmez bu film, izleyende bir kez daha izleme arzusu uyandırıyor. Bakınız ben en son bir hafta önce 3. kez izleme şerefine eriştim. Devamı da geleceğe benziyor. Bu film bir başyapıt ya da bir  şaheser değil ! Hatta son derece sıradan bir senaryosu var.  Ama Luc Besson;  Bakın sıradan bir hikayeyi, bir peri masalına nasıl dönüştürebiliyorum dercesine bir iş çıkarmış ortaya. Belkide filmin albenisi, bu sıradanlığın ardında parlayan o nerden geldiğini tam olarak kestiremediğim  ışığı...

Kahramanımız beceriksiz düzenbaz/dolandırıcı André, yolun sonuna gelmiştir artık. Boğazına kadar borca batan, peşinde bir yığın belalı adamı olan biri olarak dışarıda güvende olmayacağını anlar ve en azından ortalık duruluncaya kadar, hapse atılmayı talep eder. "Belli bir müddet hapishanenizde konaklayabilir miyim?" teklifini duyan memur da haliyle Andre i yaka paça "dışarı" atar. O içeri atılmak isterken...

Andre'nin bulduğu tüm çıkış yolları kapalıdır. "e gökten de  kurtarıcı meleğim gelmeyeceğine göre" diye düşünüp,  intihar etmeye yeltenir. Fakat o da ne ? Korkuluklarda intihar etmek için bekleyen tek kişi o değildir. Bu devasa boydaki güzel sarışın Andre'nin kontrolünü artık kaybettiği hayatının yönünü değiştirmek için oradadır.
Angel-A filmi tüm umudunu yitirmiş bir adamın, hayatına anlam katan bir kadınla tanışma hikayesi değil sadece. Bu bakış açısı yüzeysel bir bakış açısı olur. Zira, adıyla müsemma insan Angel, hayata anlam katan biri olma özelliğinden öte, Andre'nin kaybettiği özgüven ve kendine olan sevgisini, yaşama arzusunu yeniden kazandırmaya çalışarak daha çok bir yardım meleği görevini üstlenir. Buna bağlı olarak ikilinin ayna önünde yaptıkları "içini görme" seansı da görülmeye değer.  Luc Besson, ikili arasındaki aradaki devasa boy farkını sık sık vurgulamış hatta ötesinde gözümüze sokmuş. Öyle ki Andre i sık sık yukarı bakarken görüyoruz :) Film çekimleri sonrasında boynunun tutulmuş olabileceğinden şüpheleniyorum.

Tıpkı Leon'daki gibi, Aşk'ın hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıp-belki de en son ihtiyacın olduğunu düşündüğün bir dönemde, en çok ihtiyacın olan şeydir aşk  :/-  içinde bulunduğun karmaşık duruma , buhrana ilaç olabileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalıyorsun bu filmde de . Ama bu filmde saf sevgi ya da cinsel bir çekimden öte kendini bulmaya yardım eden, ona yaşamı boyunca farkında olamayacağı şeyleri gösteren bir kadına belki de başka bir tabirle diğer yarısı ya da, tam da kendi olduğuna inandığı bir insana aşık olma durumu mevcut

Bir nevi yine "Sevginin gücü" ...
Paris sokaklarının bu kadar boş olması filmi zamandan soyut gösterdiği gibi filme, şiirsel serüveninde aynı zamanda masalsı  da bir tat eklemiş.

8/10

Let the Right One In ~ Gir Kanıma (2008) / Özgün bir vampir filmi



8 yorum
girkanimafis


Tür : Korku / Fantastik / Romantik / Gizem
Yönetmen : Tomas Alfredson
Senaryo : John Ajvide Lindqvist , John Ajvide Lindqvist (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Hoyte Van Hoytema
Müzik : Johan Söderqvist
Yapım : 2008, İsveç , 114 dk.

Oyuncular

Kåre Hedebrant (Oskar) , Lina Leandersson (Eli) , Per Ragnar (Håkan) , Henrik Dahl (Erik) , Karin Bergquist (Yvonne)



Aldığı Çeşitli Ödüller

2008 Boston Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film • 2008 Chicago Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film, Umut Veren Yönetmen2008 Florida Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film• 2009 Kansas City Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film•2008 Göteborg FF; İskandinav Film Ödülü-En İyi Film• 2008 Neuchatel UFFF; En İyi Avrupa Fantastik Filmi • 2008 Toronto Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film • 2008 Tribeca FF; En İyi Uzun Film • 2008 Washington DC Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri; En İyi Yabancı Film • 2008 Woodstock FF; Seyirci Ödülü - Uzun Film



Bu yıl ki İstanbul Film Festivali'ni de bu filme an itibariyle açmış bulunuyorum. Festivalin programına bakarken dikkatimi çeken bir yapımdı  bu film, gerek aldığı ödüller, gerek hakkındaki övgü dolu sözler hasebiyle açılışı bu filmle yapmanın isabetli olacağını düşündüm.


gir-kanima

Gir Kanıma modern bir vampir filmi olarak nitelendirilebilir. İlgi çekiciliği de özgünlüğünden kaynaklanıyor. Bir yandan sanatsal bir film niteliğindeyken, beri yandan da bana göre artık klişe bir hikaye  dönüşen, fakat öyle görünüyor ki inandırıcılığından ve çekiciliğinden pek bir şey kaybetmeyen "vampir" filmi niteliğinde.

Küçük Oscar o Hollywood filmlerinde de sıklıkla rastlayabileceğimiz, anti sosyal, daha çok kendi başına takılan  hatta sık sık hayali "düşmanlarıyla" konuşan, ilginç cinayet hikayelerine merakı olan hatta bu konularla ilgili gazete kupürlerinden oluşan bir koleksiyon yapan, boşanmış bir ailenin tek çocuğudur. Bir gece apartmanlarına yaşı geçkin bir adam ve beraberinde küçük bir kız taşınır ve  yaşıtı olan bu bu kızla kısa zamanda arkadaş olurlar. Fakat Eli adındaki bu küçük kız, Oscar'ın tanıdığı kızlara hiç benzememektedir. Sadece geceleri dışarı çıkan Eli, Stockholm'un dondurucu soğuğuna rağmen hiç üşümemektedir. Aralarında başlayan garip arkadaşlık zamanla Eli hakkındaki garip gerçeği de  su yüzüne çıkarır. Yakın zamanda meydana gelen esrarengiz cinayetlerin nedeni de bu şekilde anlaşılmış olur.

Let The Right one In, izlenebilmek en iyi vampir konulu filmlerden biri. Fantastik bir dünyanın kapılarını bize sonuna kadar açtığı gibi, vampir filmlerinde pek de rastlanması mümkün olmayan bir romantizmle duygu dünyamızı da es geçmiyor.

8/10

La Stanza del figlio ~ Oğul Odası 2001



1 yorum


Tür : Dram
Yönetmen : Nanni Moretti
Senaryo : Nanni Moretti , Linda Ferri , Heidrun Schleef
Yapım : 2001, Fransa / İtalya , 99 dk.
Oyuncular
Nanni Moretti (Giovanni) , Laura Morante (Paola) , Jasmine Trinca (Irene) , Giuseppe Sanfelice (Andrea) , Silvio Orlando (Oscar)

Zamana saplanıp kalmış bir babanın öyküsü Oğul Odası...

Soğukkanlı, sakin ve işinde iyi olan bir  psikiyatristir Giovanni. Zamansız ve genç bir ölümün ardından, oğlunun ölümünü kabul edemeyişin ardından kapıldığı suçluluk duygusu artık peşini bırakmayacaktır. "Keşkelerle" hayatını zindana çeviren Giovanni için zamana saplanıp kalmış ifadesini kullanmak hiç de yanlış olmaz. Sürekli geriye/o güne dönüp oğlunun ölümüne engel olabileceğini düşünmesi kafasını yer bitirir hatta artık günlük yaşamını bile idare edememeye başlar. Öyle ki çok başarılı olduğu mesleğini bile "artık kendime bile hayrım yok" diye düşünmüş olacak ki, bırakmak zorunda kalacaktır. Ama hayat devam ediyordur.

2001 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye evine götüren film bir ölümün ardından duyulan tüm iç hesaplaşmaları, gerçeklik sınırları dışına  çıkmadan ve ajite etmeden anlatan başarılı bir yapım.


10/7


older post