Blue Valentine (2010)



5 yorum

Yönetmen:Derek Cianfrance
Ülke: Amerika
Tür: Dram | Romantik
Süre:112 dakika
Senaryo:Derek Cianfrance | Cami Delavigne | Joey Curtis
Görüntü Yönetmeni:Andrij Parekh
Imdb Puanı:7.9

Hikaye hep aynıdır. Birbirine deliler gibi aşık iki genç evlenir ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu mesut yaşar. Çünkü aşk her türlü şeyin üstesinden gelir. Peki ya bir taraf daha az seviyorsa? İşte bu sorunun cevabını bulabileceğimiz bir film Blue Valentine.

Filmin afişine aldanmayın sakın. Afiş bu filmin tutkulu bir aşk hikayesi olduğunu bağırıyor gibi fakat  mevzu o   değil. Hatta bu yüzden benim gibi filmin başında bu çifti evli, çocuklu sıradan bir aile olarak görmek sizi ters köşe yapabilir. Blue Valentine bir romantik gençlik filmi değil, çok daha ötesi. Çocuk için evlenmeyi öncelikleri arasına alan bir çiftin aşktan daha öte sorunlarla yüzleşmek zorunda kalması mevzu bahis olan. Kadın erkek ilişkileri üzerine başarılı tespitler yapan bir ebeveyn filmi aslında.
"Öylece yok olup gideceklerini bildiğin hâlde, duygularına nasıl güvenebilirsin?"
Şu ana kadar belgesel filmler çeken yönetmen Derek Cianfrance‘nin bu tarzda çektiği ilk film olmasına rağmen oldukça usta işi bir yapım Blue Valentine. Dean ufak tefek işlerle para kazanmaya çalışan yetenekli, rahat bir tiptir.Cindy ise tıp fakültesinde okuyan idealist bir öğrenci. Bu iki birbirinden farklı insan bir şekilde tanışır. Cindy tıp fakültesinden hocası  Bobby ile olan ilişkisinden henüz yeni çıkmıştır.Bu yüzden biraz üzgün ve kafası karışıktır.Dean bu süreçte Cindy için hem kendini, hem de dağılan hayatını toparlaması için bir kurtarıcı görevini görür. Bu ikili evlenir ve bir süre sonra Cindy evliliğini ve Dean'e olan sevgisini, geride bıraktığı hayallerini, yaşamının gidişatını, arzularını, isteklerini sorgulamaya başlar. Film sondan başa doğru seyreden bir kurguya sahip. Ryan Gosling  ve  Michelle Williams'ın uyumlarıysa muhteşem.Gerçekçi diyaloglar hikayenin içine alıyor sizi. Abartıdan uzak, samimi ve ölçülü, naif bir film.Ve çok beğendiğim bir replik.
Dean : Bilmiyorum. Bence erkekler , kadınlardan çok daha romantik. Biz evlendiğimizde, sadece tek bir kadına bağlı oluyoruz. Kayıtsız şartsız.Biriyle tanışıyoruz, “Eğer onunla evlenmezsem, aptalın tekiyim, o harika biri” diyoruz.Ama kadınlar, ihtimaller arasından en iyisini seçiyorlar. Evlenirlerken daima, acaba iyi işi var mı diye bakıyorlar.Hayatları boyunca durmadan beyaz atlı prenslerini arıyorlar.
Nootbook filmiyle bazı benzer özelikler gösterdiğini düşünenler nispeten haklı.Nootbook filminde hayranlarını kendine çeken samimi bir hava vardı.Dramatikti ama duygu sömürüsü yoktu. Bir filmin başarısında şüphesiz gerçekçi yaklaşımın önemi çok büyük, hele ki konu ilişkilerse daha da.İşte Blue Valentine'nin başarısını oluşturan temelde de bu gerçek yatıyor.Ülkemizde Nisan'da vizyona giriyor film.İlgililere  duyurulur.

10/ 8,5

My Blueberry Nights



3 yorum

"Onsuz yaşamayı düşünemediğin birisine, nasıl veda edebilirsin? Hoşçakal demedim. 
Hiçbir şey demedim.Sadece yürüyüp gittim. O gecenin sonunda, karşıdan karşıya geçmek için en uzun yolu seçtim."

Kabul...



2 yorum

"Yüzünden zamanları aşan bir sevimlilik okunuyor. Onaracak kişi o olduktan sonra; kalbinizin kırılıp parçalanmasının zerrece önemi yok."

Ernest Hemingway'in Marlene Dietrıch'e yazdığı bir mektuptan

Bir film, bir sahne; Şeylerin Boktanlığı 2009



4 yorum


"Arabaların tersine, trenler dünyanın arka tarafında ilerler.
İstasyona yakın kenar mahalle evleri diğerlerinden biraz daha iyi haldedir.
Ama raylarda yol alırken yalnızca kötü halde olanları görebilirsiniz.
Hiçbir araba yolculuğu, bir memleket hakkında tren yolculuğu kadar fikir veremez."


Black Swan 2010 ~ Mükemmelliğe giden yolda sarsılan benlik



3 yorum

Tür : Gerilim / Dram
Gösterim Tarihi : 25 Şubat 2011
Yönetmen : Darren Aronofsky
Senaryo : Mark Heyman , Andres Heinz
Yapım : 2010, ABD , 108 dk.
imdb puanı: 8.6
Oyuncular
Natalie Portman (Nina) , Mila Kunis (Lilly) , Winona Ryder (Beth) , Sebastian Stan , Vincent Cassel (Korolyevna) , Janet Montgomery (Madeline) , Barbara Hershey

Darren Aronofsky beni başta Requiem For A Dream olmak üzere tüm filmleriyle büyüleyen bir yönetmen.Son şaheseri Black Swan'le büyülenmeye hazırlamıştım kendimi için gerçeği. Neticede ya büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktım, ya da çok büyük bir keyif alacaktım.İkincisi oldu. Farklı okumalara açık her sahnesinden hatta her zerresinden keyif aldım bu filmin.Psikolojik gerilim  Reguiem For a Dream'den beri hiç bu kadar iyi olmamıştı desem, arada henüz izleme fırsatı bulamamış olduğum bu türdeki filmlere haksızlık etmiş olmam sanırım.


Black Swan Nina'nın sevimli  odasında gördüğü rüyayla başlıyor. Rüyasında beyaz bir kuğu olan Nina, tek başına dans ederken yanına gelen ölümcül kötü siyah kuğu tarafından kuşatılır. Nina siyah kuğunun  kanatları arasından kurtulmaya çalışır ve en nihayetinde özgürlüğüne kavuşur.

Nina (Natalie Portman) New York'da yaşayan dans etmeyi hayatının merkezine koymuş ve bunu neredeyse takıntı haline dönüştürmüş genç bir balerindir. Dans kariyerine hamileliği dolayısıyla son vermiş annesiyle birlikte bir dairede yaşıyordur. Nina görünüşte beyaz bir kuğunun çağrıştırabileceği tüm güzellik vasıflarına-kusursuzluk dahil- uygun bir balerindir fakat bu özellikleri yeni sezon için sahnelenecek olan ve yeniden yorumlanan Kuğu Gölü Balesi için birer dezavantajdır. Çünkü Nina'nın neredeyse kendisi için biçilmiş kaftan olan beyaz kuğu ile birlikte karakterinden çok çok farklı olan Siyah Kuğu'yu da canladırması gerekir. Üstelik proje sorumlusu, öğrencilerin büyük hayranlık ve saygı duyduğu karizmatik kişilik Thomas'ı memnun etmek hiç de kolay değildir.

Thomas Nina'ya      "Beyaz Kuğu için mükemmelsin ama asıl mesele şeytani ikizine dönüşmekle başlıyor" derken Nina için bu mesele çok daha önce başlayıp hızla devam eden bir süreci işaret eder aslında. Nina o çok istediği baş balerinliği kapmıştır kapmasına ama asıl mesela görevini kusursuzca icra etmek istemesinden sonra başlar. Nina bu süreçte siyah bir kuğu gibi hissetmek için çabalar.Ona göre bir sorun daha vardır  o da, tam da siyah kuğu olabilecek nitelikte, kendisiyle tamamen zıt karaktere sahip, üstelik Thomas'ın yeni gözdesi yeni balerin Lily'nin varlığı...

 Başta öyle zannetsek de, Nina'nın kusursuzluk hayali bir genç kızın peşinden koştuğu türden zararsız bir durum değil.  Rekabetin, şanın şöhretin doruklarda yaşandığı ortamda bir baskıyı üzerinde hisseden her insan gibi bunun üstesinden gelmeye çalışsa da başaramaz. Her zaman baş balerin olarak  yerine geçmek istediği Beth'in yerine sahip olduktan sonra kendisinin de hiç beklemediği çözülmeler yaşar.

Aronofsky seyirciyi rahatsız edebilme yeteneğini bu filmde de konuşturuyor.Karakterin tedirginliğini sık sık kesik kesik alınan, neredeyse filmin fonunu oluşturan nefes sesleriyle daha da vurguluyor. Bale'nin tüm zerafetine karşı naif olmayan rahatsız edici karanlık bir ortam yaratmış Aronofsky. Arada sınırları zorluyor. Sinirlerimizi bozuyor ve de afallatıyor. Ve bana göre kusursuzluk peşinde belli ki kendi koşuyor ve buna ulaşıyor bu filmle.

Nina şeytani ikizine dönüşmeye başarabilecek midir? Ya da Siyah Kuğu tarafından esir mi alınacaktır? Alınacaksa da özgürlüğüne kavuşabilecek midir?  Bu soruların cevabı için 25 Şubat'ı bekleyin derim

10/9

Enteresan bir yeniden yorum çalışması



2 yorum
Swoboda adında biri Devinantart'da ilginç ve bir o kadar da güzel çalışmalar  paylaşıyor. Afişler üzerine de bir grup çalışma yapmış. Devamı da gelecek gibi. Hayran kaldım diyebilirim. Bir çok film afişini swoboda yorumuyla görme istediği uyandırıyor bu afişler.

Tesis (1996)



0 yorum

Yapım : 1996, İspanya
Tür:Korku,gerilim
Yönetmen:Alejandro Amenebar
Imdb:7.6

The Sea Inside, Open Your Eyes, The Others  gibi neredeyse kusursuz bir filmografiye sahip bir yönetmen Alejandro Amenebar. Gençlik yıllarında çektiği Tesis'le, İspanyol Goya Ödül'lerinde En İyi Film dahil olmak üzere 7 dalda ödül kazanarak büyük başarı kaydetmiş. Genç yaşta yakaladığı başarıyı "bozmadan"devam ettirmiş ve  bu sayede  İspanyol Sineması'nın en önemli isimi haline gelmiş. Tesis filmi de şöyle plastik makyaja çok zaman harcamamış, durup durup çığlık atmayan bir kızın olmadığı "sıkı" bir korku-gerilim filmi arayışlarım neticesinde haberdar olduğum bir yapım.


Tesis Madrid de Sinema Tv okuyan, filmlerdeki şiddet üzerine araştırma tezi hazırlayan  Angela'nın, istemeden bir cinayetin iz sürücülüğünü yapmak zorunda kalmasını konu alıyor. Angela tezi için ona danışmanlık yapan hocasını okulun sinema salonunda ölü olarak bulur. Angela hocasının ölmeden önce izlediği kaseti  alıp aynı bölümde okuduğu ve şiddet filmlerine ilgi duyduğunu öğrendiği Chema'ya izlettirir. Sonunda filmin bir snuff filmi (Gerçek bir cinayetin baştan sona kadar çekilmesinden oluşan, çekilmesi izlenmesi suç olan film türü) olduğu ortaya çıkar ve bahsi geçen kaset kaydının, yıllar önce esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan bir öğrenciye ait olduğunu görürler. Kasetteki kız esrarengiz bir adam tarafından feci şekilde dövülüp, yine feci şekilde katledilirken görüntülenmiştir. Şimdi sıra bu kaydı kimin  yaptığını bulmaktadır. Kasetteki görüntüleri bile izleyemeyen  Angela başta bu olaya bulaşmak istemez ve arkadaşını da bu işe bulaşmama konusunda uyarır. Fakat Angela bir bilmeceyi çözmenin heyecanı ve merakıyla arkadaşıyla beraber artık bu işin içindedirler. Kameranın aynı bölümde öğrenci olan Bosco'ya ait olduğunu öğrenirler. Ve Bosco'yu takibe alırlar. Angela  ve Bosco arasındabir yakınlaşma başlar ve işler bundan sonra daha da karışır. Aslında Angela tahmin ettiğinden daha büyük ve organize bir işin içindedir.

Tesis kahramanların tedirginliğiyle oluşturulan bir gerilime sahip. Eski klasik filmlere  özgü bir havada film. Hatta yer yer Alfred Hitchcock filmi izliyormuşum gibi hissetmedim değil. Finale kadar  tedirgin bekleyiş, şüphe, merak artarak devam ediyor. Özellikle Angela ve şiddet sever arkadaşı Chema'nın okulun gizli bir bölmesinde kapalı kaldıkları ve bir kibrit yardımıyla çevresini aydınlatabildikleri, derin derin ve sık sık nefesler aldıkları  o sahne...Sinemada şiddeti konu almasına rağmen şiddet  içeren çok az sahneyle ve ölçülü yapısıyla, kişinin suça ve şiddete eğiliminin, tabi en önemlisi de şiddeti izleme eğiliminin dehşetini gösterebilmesi  filmin başarısının temelini oluşturuyor bana göre. Rahatsız edici karanlık bir film bu yüzden. Bir gece vakti ne izlesem sorusuna iyi bir alternatif.

8/10
Snuff filmiyle alakalı çarpıcı bir bilgi vermeden geçemeyeceğim. Roman Polanski'nin hamile eşi Sharon Tate, Seri katil Charles Manson ve müritleri tarafından kendi evinde katledilmiştir. Bilinen en meşhur snuff filmi olarak gösteriliyor. Roman Polanski Sharon Tate'li yıllarını hayatının en güzel yılları olarak tanımlayıp, 1979 tarihli Sharon'ın son Londra ziyaretinde okuyup Polanski'ye bıraktığı romandan uyarlanan "Tess" filmini Sharon'a adamıştır. 1984 tarihli biyografisinde Tate'in ölümü ile hiçbir dini inancının kalmadığını da belirtmiştir.

"My Movies"



6 yorum
Beğenerek takip ettiğim bir site olan  Kediler ve Kitaplar'da görüp beğendim bu konu başlığını. Kendi blogumda da böyle bir çalışma yapmak çok cazip geldi. Hem bu şekilde kafamda da bazı şeyleri toparlamış olur, merak edenlerin de merakını gidermiş olurum diye düşündüm. Aslında genelde tek cevaplar için sorulmuş sorular fakat ben hızımı alamayıp sıraladım bir kaç tane. Herhangi bir sıralamaya bağlı kalmadan yazdım bu arada. Siz de bu konu başlığı altında kendi listenizi yapabilirsiniz. Keyifli okumalar...

 Geçen yıl gördüğünüz en iyi film:

En hafife alınmış film:




En şişirilmiş film:


Sizi gerçekten mutlu eden film:
Sizi kötü yapan, hüzünlendiren film:
Majid Majidi'nin bütün filmleri




En sevdiğiniz aşk hikayesini barındıran film:


En çarpıcı, en afallatıcı sona sahip film:


Defalarca izlediğiniz film:






En iyi Soundtrack'e sahip film:

Klasiklerden en sevdiğiniz film:


80'lerden en sevdiğiniz film:


90'lardan en sevdiğiniz film:


Nefret ettiğiniz film:
Issız Adam (2008)


Gizli gizli sevdiğiniz film: (Guilty Pleasure)




Kendinizi en yakın hissettiğiniz, kendinizle bağdaşlaştırdığınız film karakteri:

En sevdiğiniz roman uyarlaması:

En sevdiğiniz müzikal:

En sevdiğiniz bilim kurgu:
2046 (2004)


En sevdiğiniz animasyon:

En sevdiğiniz korku filmi:
Saw (2004) Yalnızca ilk film ama...




En sevdiğiniz yabancı film:


Sizi en çok güldüren film:
Hababam Sınıfı Serisi 

Herkesin nefret ettiği (kimsenin beğenmediği) ama sizin sevdiğiniz film:


Görsel açıdan en etkileyici bulduğunuz film:

Favori oyuncunuzun en sevdiğiniz filmi:
Edward Norton Fight Club (1999)



Favori yönetmenizin en sevdiğiniz filmi:
David Fincher Fight Club (1999)


Çocukluğunuzdan bir film:

En son izleyip etkilendiğiniz film:

Merakla beklediğiniz film:
Çok severek okuduğum Jane Eyre kitabı defalarca filme çevrildi fakat çok bir varlık gösteremedi.
Michael Fassbender'li kadrosuyla yeniden çekildi.Yakında vizyona girecek. Merakla bekliyorum.
Martin Scorsese'nin her filmini merakla beklerim. Şu ara dizisiyle meşgul sanırım.

Sizin listeniz için kategori başlıkları 
Geçen yıl gördüğünüz en iyi film:
En hafife alınmış film:
En şişirilmiş film:
Sizi gerçekten mutlu eden film:
Sizi kötü yapan, hüzünlendiren film:
En sevdiğiniz aşk hikayesini barındıran film:
En çarpıcı, en afallatıcı sona sahip film:
Defalarca izlediğiniz film:
En iyi Soundtrack'e sahip film:
80'lerden en sevdiğiniz film:
90'lardan en sevdiğiniz film:
Nefret ettiğiniz film:
Gizli gizli sevdiğiniz film: (Guilty Pleasure)
Kendinizi en yakın hissettiğiniz, kendinizle bağdaşlaştırdığınız film karakteri:
En sevdiğiniz roman uyarlaması:
En sevdiğiniz müzikal:
En sevdiğiniz bilim kurgu:
En sevdiğiniz animasyon:
En sevdiğiniz korku filmi:
En sevdiğiniz yabancı film:
Sizi en çok güldüren film:
Herkesin nefret ettiği (kimsenin beğenmediği) ama sizin sevdiğiniz film:
Görsel açıdan en etkileyici bulduğunuz film:
Favori oyuncunuzun en sevdiğiniz filmi:
Favori yönetmenizin en sevdiğiniz filmi:
Çocukluğunuzdan bir film:
En son izleyip etkilendiğiniz film:
Merakla beklediğiniz film:

Lost in Translation



1 yorum

"Kim olduğunu ve ne istediğini daha fazla bildikçe, 
seni hayal kırıklığına uğratmalarına daha az izin verirsin."

Marvin's Room'la sinemanın hayatımdaki kısa tarihi



2 yorum
"Sana karşı duygularım üst üste dizilmiş bardaklar gibi, birini çekince hepsi gelecek sanki. O yüzden hiç dokunmuyorum."
Sinemaya bakışımı değiştiren ve sinemanın sadece iyi vakit geçirmek için yapılan sıradan bir aktivite olmadığını anlamamı sağlayan film Marvin's Room'dur. Bunu filmin çok harika bir film olup olmamasıyla ilişkilendirmeyin çünkü  alakası yok. Sadece bir filmi nasıl okumak gerektiğini ilk bu film üzerinde test ettiğim için önemli bir film benim için.Sinemaya meraklı edebiyat hocamın; "Bu akşam kanal D'de ki filmi izleyin çünkü..." diye başlayan ve filmin üzerine kısa bir okuma yapmasıyla son bulan konuşması, bana başka bir ufkun kapılarını açmıştı. Yıllar önce birbirlerinden kopan ve bir hastalık sonucunda bir araya gelmek zorunda kalan iki kız kardeşin hikayesini işliyordu film. Sevgi, bağlılık sadakat gibi insanı yaşama bağlayan en önemli duyguların önemini vurgulayan dramatik bir filmdi.   Artık filmleri sadece seyretmiyor,  parçaları birleştirip büyük resmi görmeye çabalıyordum. Buradan adını bile unuttuğum edebiyat hocama saygılarımı sunuyorum. Hayatımda başlattığı şeyden haberi bile yok. Ne tuhaf...Aynı etkiyi yaratmayacağı korkusuyla ikinci defa izlemeye çekindiğim bir kaç filmim var. Marvin's Room' da bunlardan biri.
Daha öncesinde de en büyük zevkim internet ve dvd oynatıcının yokluğunda Tv'de film seyretmekti. Öyle ki gazetede ilk baktığım yer televizyonların program akışı oluyordu. Cnbc-e ile seçeneklerim arttı, dublajsız filmin keyfini keşfettim falan...Hala daha  bir kaç bin kişiyle aynı anda, aynı filmi seyrediyor olma fikrini sevsem de reklam ve dublaj artık tahammül edebileceğim bir konu değil. Babamın kendi seçtiği filmlere gitmek de tadı damağımda kalan aktivitelerden biri oldu ve beni bu sürece hazırlayan en önemli etkenlerden biri de aynı zamanda. Velhasıl sanatın büyüleyici etkisini en çok sinemada hissettim her zaman. Büyük bir endüstriye dönüşen sinema sanatın başlıca amacı olan duyguları açığa çıkarma ve yansıtma işlevini bugüne değin yerine getirmeye devam ediyor. Kah insanların hayal dünyasına nufüz ediyor, kah duygu dünyasına, kah düşünce...Kimi zaman da derdi evrensel bir konuya dikkat çekmek oluyor. İşlevini etki alanını arttırarak sürdürmeye devam ediyor sinema. Bize de izlemek düşüyor.  
newer post older post