Bu yalnızca bir film. Hepsi kurgu... Ama yine de acıtıyor.



4 yorum

- Ne oldu orda?
- Gencin biri işte..
- Seni tanıdığını mı sanmış?
- Hayır, beni sevdiğini sanmış...

Reconstruction

Eden Lake ~ Kan Gölü 2008



1 yorum

Tür : Gerilim / Korku
Gösterim Tarihi : 14 Ağustos 2009
Yönetmen : James Watkins
Senaryo : James Watkins
Müzik : David Julyan
Yapım : 2008, İngiltere , 91 dk.
Oyuncular
Kelly Reilly (Jenny) , Tara Ellis (Abi) , Jack O’Connell (Brett) , Finn Atkins (Paige) , Jumayn Hunter (Mark) , Michael Fassbender (Steve)

Hafta sonu tatili için şehirden uzak,sessiz bir gölün kıyısında kamp yapmayı seçen Steve ve kız arkadaşı Jenny için bu gezi, bir grup kendini bilmez serseri yüzünden cehenneme döner. Tanıdık bir konu özeti gibi gelebilir. Hatta gidişatı tahmin edilebilir bir film gibi de durabilir. Öyle de...Yer yer şaşırtsa da,ters köşe yapsa da, kendi türlerinden şekil itibariyle ayrılmaktan kurtulamıyor.

Her şey mesut çiftimizin  provoke edilmek için fırsat kollayan, sorunlu çocukların oluşturduğu bir çeteye "bulaşma" gafletini göstermesiyle başlıyor. Çift etrafına saldırgan davranan bu gruba başta çok bulaşmak istemese de gelişen olaylar bir şekilde onları karşı karşıya getiriyor. Zevkine huzur bozmak için fırsat kollayan bu küçük çetenin başlattığı küçük masum olmayan  oyun  artık kendilerinin de sonunu çok kestiremedikleri bir savaşa dönüşüyor. Artık huzur bulmak için gelinen bu güzel göl kıyısının, huzurun çoktan kaçtığı bir  kan gölüne dönmesi an meselesidir.


Ne bu şiddet bu celal ?
Film çocukluk ve masumiyet ilişkisini al aşağı etmesi açısından rahatsız edici. Hatta bu ve benzeri açılardan sınırları zorladığı bile söylenebilir. Bu sebeple  izleyende sinirleri bozma etkisi yaratması amaçlanmış gibi gözüküyor. Eden Lake, şiddete başvuran çocuklara "bir gurup kendini bilmez serseri" deme lüksünü vermiyor.  Filmi ilginç kılan, hatta daha ötede rahatsız edici yapan tarafı da bu zaten. Kendini bilmemekten hatta, kendini kaybetmekten öte, daha derin psikolojik ve sosyolojik  problemlerin yarattığı çocuktan evrimleşen, şeytana bile şapka çıkartan cinsten  davranışlarda bulunan bu canavarların, nasıl bu denli insanlıktan çıkabileceğini anlamakta çok güçlük çeksek de,  film yer yer çocukların bu kıvama nası gelebileceklerini, ebeveynleri üzerinden göstermeye çalışıyor. Fakat topu tamamen aileye ve aile yapısına atmıyor. İnsan ve içindeki şiddet duygusunun sınırlarını da kendince gösteriyor hem de son zerresine kadar. Filmi çok rahatsız edici bulduğumu söyleyebilirim. Yönetmenin seyirciye geçmesini istediği duygu da buydu sanırım. Bu açıdan amacına ulaşmış gibi gözükse de, başta da dediğim gibi kestirilebilir olay örgüsüyle ayrı bir yere koyabileceğim bir film değil Eden Lake


6/10

Donnie Darko Saundtrack / Gary Jules ~ Mad World



0 yorum

Dünyanı büyüt, delirmiş dünya...


All around me are familiar faces
Worn out places, worn out faces
Bright and early for their daily races
Going nowhere, going nowhere
Their tears are filling up their glasses
No expression, no expression
Hide my head I want to drown my sorrow
No tomorrow, no tomorrow

And I find it kinda funny
I find it kinda sad
The dreams in which I'm dying
Are the best I've ever had
I find it hard to tell you
I find it hard to take
When people run in circles
It's a very, very mad world mad world

Children waiting for the day they feel good
Happy Birthday, Happy Birthday
And I feel the way that every child should
Sit and listen, sit and listen
Went to school and I was very nervous
No one knew me, no one knew me
Hello teacher tell me what's my lesson
Look right through me, look right through me

And I find it kinda funny
I find it kinda sad
The dreams in which I'm dying
Are the best I've ever had
I find it hard to tell you
I find it hard to take
When people run in circles
It's a very, very mad world ... mad world
Enlarging your world
Mad world

Devrim Arabaları 2008



2 yorum
Tür : Dram / Tarihi
Gösterim Tarihi : 1 Mayıs 2009
Yönetmen : Tolga Örnek
Senaryo : Murat Dişli , Tolga Örnek
Müzik : Demir Demirkan
Yapım : 2008, Türkiye
Oyuncular
Taner Birsel , Halit Ergenç , Vahide Gördüm , Selçuk Yöntem , Uğur Polat , Serhat Tutumluer , Ali Düşenkalkar , Onur Ünsal

"Bu ülkede hiç bir başarı cezasız kalmaz"

Siyasi, iktisadi ve sosyal olarak bunalımda sayılabilecek bir ülkede düşlerin peşinden koşmanın dayanılmaz ağırlığı... İnanç, Umut, hayalkırıklığı üçgeninde seyreden bir film Devrim Arabaları.

Sene 1980 ve filmde de bir çok yerde tekrarlandığı gibi haklın bir çok şeye tahammülünün kalmadığı boş vaadlere karnının tok olduğu dönemler. Böyle bir dönemde dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in talimatıyla,Devlet  Demir Yolları bünyesinde çalışan 23 mühendis, Türkiye'nin ilk yerli otomobilini üretmeleri için görevlendirilir.

"Ya yaparsak"

Bu iş için görevlendirilen mühendislerin bir kaçı  dahil bir çok kişi için, sanayisi henüz gelişmemiş, yedek parçaları bile ihraç eden bir ülkenin kendi arablarını üretmesi, hemde bunu 130 gün gibi kısa bir sürede , çok az bir bütçeyle gerçekleştirmesi,  zordan öte imkansız gözükür. Ama emir büyük yerdendir. İşlerinin zor olduğunu bilen bir gurup mühendis için, zamanla arada yerini hayak kırıklığına bırakacak olan umut ve inanç  dolu yolculuk böylelikle  başlamış olur.

"Adı devrim olan arabanın sokaklarda dolaşmasına izin vermezlerdi zaten"

Tüm şartların aleyhlerine işlemesine rağmen kısa sürede bir düşü gerçek yapmayı başarırlar. Fakat yaşanan ufak bir talihsizlik, bu başarıya gölge düşrümek için fırsat kollayan kişilere gü doğurur ve özelliklede medya tarafından bu başarının icraat ksımından çok magazinsel yönü vurgulanarak üzeri örtülür. Akıllarda yürümeyen araba olarak kalan ilk yerli otomobil için Cemal Gürsel'in; "Garp aklıyla araba yaptık şark aklıyla benzin koymayı unuttuk." lafı da gazete başlıklarını süsler.

Sonuç itibariyle yerli otomobillerden yalnızca dört adet üretilir.Üçü zamanla hurdaya çıkar. En acı tarafı da bugün hala ilk yerli malı otomobilin çalışıyor olması.

Valhasılı insan istedikten sonra herşeyi başarabilir. Şartlar müsait olmasa bile... Fakat bu bu ülkede bir çok beyin zayi edilmiştir'i etkileyici, çarpıcı bir şekilde anlatan, geniş ve iyi oyuncu kadrosuyla dikkan çeken, başarılı bir yapım Devrim Arabaları


8/10


Toplu Mezardaki Kramponlu Zombiler



1 yorum
 


.Kendimi, Süper Kupa'da oyun oynayan bir futbolcu gibi hissettim!

[7 Ekim 2001 itibariyle Afganistan'a bomba yağdıran Amerikan uçaklarındaki askerlerden"Vinne" kod adlı biri.]


"Züppelerin düşmanı yoktur. İnsan, dost olma olgunluğuna erdiğinde züppelikten yani tesellisizlikle geçişen kişisizlikten kurtulur. Sıradanlıkla evrenselliğin harmanladığı XX. yüzyılda züppelik kitleselleşti ve züppeleştirilmiş- [dostsuz ve düşmansız kalmış] kitlelere lanetli bir teselli armağanı sunuldu: Futbol"

"Futbol; tarihinin derinliklerinden çekilmiş bir şutla, dokusu/boyu/ağırlığı değişen, keskin virajlar alarak, kavisler çizerek, Adidas marka bir topa dönüşerek günümüze gelen küresel bir cismin çevresinde kopan neşeli bir fırtına mıdır? Değildir. Derin bir tutku, görkemli bir coşku, olağan üstü bir haz, yürek kamaştıran bir heyecanlar bütünü, sürgit bir sadakatin ışıltısı, baş döndürücü bir fedakarlık içgüdüsü, şecaat yüklü bir atılganlık, enerjik bir içtenlik...gibi kolayca elde edilemeyen ve vazgeçilmesi zor imkanlar içerdiği söylenen futbol; her bir unsurunun kavurucu bir hararetle[bilinçle?] desteklediği sahtelikler ve yalanlar toplamıdır."
"savaşma seviş" sloganının  "savaşma, futbol izle" versiyonu karambolden yürürlüğe girdi. "

"1967 Temmuz'unda patlak veren Biafra Savaş'ında [Nijerya İç Savaşı], ülkeyi ziyaret eden ünlü forvet Pele'nin bir maçta sahaya çıkabilmesi için bir günlük ateşkes ilan edilmişti; zamanla insanlar iki işi aynı anda yapmayı öğrendi..."

"1998 Dünya Kupası'nın Gerland stadı'ndaki [Paris] maçlarından birinde İran, ABD'yi 2-1 yendi ve bir gazetenin spor sayfasında, konuyla ilgili haber şu şekilde anons edildi: "İran ABD'yi vurdu!" Futbolun ne harika bir şey olduğunu[!] anlayan İran halkı sokaklara döküldü ve coşkulu naralar attı! "Büyük Şeytan" ters köşeye yatmış ve böylece bacağı kırılmıştı! Bagheri adlı futbolcu, o maçta gol attığı için askerlikten muaf tutuldu!"

"Takım, taraftar seçmez fakat taraftarlar da herhangi bir seçim yap-a-maz. O, hiçin tiryakisidir."

"Kapitalizmin bütün organlarıyla[resmi kurumları, medyası, şirketleri, reklamları...] girdiği futbol sahasında,her biri yine kapitalizme hizmet eden futbol araçlarıyla hiç bir zafer kazanılamaz. Sömürü imparatorluğunun toplu mezar'ında , kramponlu zombilere kilitlenip çığlık çığlığa tepinmekten, küfürleşmekten, birbirlerini gırtlaklamaktan haz almak, zaferin misafiri olarak yenilgiyi kutlamak manasına gelebilir ancak."
MuratMenteş/AYNALI BARİKATLAR


Kitabı okurken Murat Menteş'in futbola dair söylediklerini biraz abartılı bulsam da, neticede üzerinde düşünülmesi gereken bir şey olduğunu da kabul ediyorum. Bu konu öyle nokta konulacak cinsten değil belli ki. Öte yandan zamanında kalecilik yapmış üstat   Albert Camus'un tarihte ettiği şu lafları da unutmamak  lazım. Zihin açması  açısından..

“Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.”…
[Albert Camus]


Entre les murs ~ The Class ~ Sınıf (2008)



1 yorum

Yapım: Fransa, 2008
Tür: Dram
Yönetmen: Laurent Cantet
Senaryo: Robin Campillo, François Bégaudeau, Laurent Cantet, (kitap) François Bégaudeau
Yapımcı: Caroline Benjo, Carole Scotta
Görüntü Yönetmeni: Pierre Milon
Oyuncular
François Begaudeau, Franck Keita, Esmerelda Ouertani, Wei Huang

Dar Mekan, Geniş Mevzu

Kendizi Fransa'da herhangibir okulda, etnik kökeni farklı, bir gurup öfkeli gencin bulunduğu bir sınıfın içindeki bir öğrenci gibi düşünün. Zaten film izleyiciye böyle hissettirmek için kılı kırk yarmış gibi. O kadar ki, sınıfta yer yer haksız olduğunu düşündüğünüz bir öğrenciye tepki göstermek, zaman zaman da haksızlık edilip, terbiye sınırlarını aşan davranışlara maruz kaldığını düşündüğümüz öğretmeni kollama hissiyatı içinde buluyorsunuz kendinizi.

Son izlediğim Fransız yapımı film de, tesadüf bu ki; Fransa'da öteki olmakla ilgiliydi. Bu filmin  de derdi nispeten o. Fakat tek derdi bu değil. Sosyolojik bir çok mevzu hakkında söylemeye çalıştığı bir kaç konu var. Örneğin; Film ,terbiye etme, otorite koruma, disiplin ve yöntemleri konusunda bazı sorular soruyor, sorduruyor. Bunu gerçek mesleği öğretmenlik olan François üzerinde yapıyor.


François, filmlerde gördüğümüz tipik idelist öğretmen tipine çok yakın dursada, gerçekte her beşer  gibi onun da tosladığı duvarlar oluyor. Bu duvarlar bir gün bir öğrencisiyken, bir gün de, disiplinin nasıl verilmesi gerektiğine dair anlaşamadığı bir meslektaşı olabiliyor. Yine her gerçek insan gibi onun da sabrı taşıyor. O da öfkeleniyor. Fakat yine de diğer meslektaşlarına göre daha idealist, sistemi sorgulayan öğretmen potresi çiziyor.
Neticede meslekleri oyunculuk olmayan gerçek bir sınıf ve öğretmenin özel gibi duran ama evrensel bir kaç konuyu gerçekçi bir dille sorgulayan, film izlenmeye değer. Herhangibir texte bağlı değillermişcesine konuşan, kendilerini oynayan  bir sınıfın gösterdiği performans taktire şayan. 2008 yılının Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kucaklayamasa da, uzun yıllar sonra ülkesine, Fransa'ya Altın Palmiye gibi prestiji yüksek bir ödül kazandıran özel bir film. Ölmeden önce izlenecek filmler listenize ilk sıradan koymanızı tavsiye ederim.

9/10

Dear Frankie ~ Sevgili Frankie 2004/Yalanını sevsinler



2 yorum

Tür: Dram
Yapım: 2004, İngiltere
Yönetmen: Shona Auerbach
Senaryo: Andrea Gibb
Görüntü Yönetmeni: Shona Auerbach
Oyuncular
Gerard Butler, Emily Mortimer, Jack McElhone, Sharon Small, Mary Riggans


Yalancının mumu yatsıya kadar

Babası tarafından küçük yaşta gördüğü şiddet yüzünden sağır kalmak zorunda kalan, annesinin başta iyi niyetle giriştiği, sonradan sarpa saran koca bir yalanı yaşamak zorundaolan 10 yaşındaki bir çocuğun hikayesi Dear Frenkie.

Frankie sakatlığına neden olan kişinin babası olduğundan habersizdir. O babasız büyüyen her çocuk gibi, bir babaya ihtiyaç duyar. Annesi bu ihtiyacı nispeten gidermek için kendi kendisine bir çare bulur. Bu çare Frankie'ye babasının ağzından mektuplar yazmaktır. Fakat  her yalan gibi bu yalan da yatsıya kadar sürer.

Annesi, oğluna babasının bir gemici olduğunu ve bu yüzden başka ülke ve limanlarında sürekli gezmek zorunda kaldığı yalanını öyle gözüküyorki inandırır. Babasına dair gerçek başka hiç bir bilgiyi vermez. Hatta babaya ait eski fotoğrafları bile yok etmiştir. Frankie, babasının sözde mesleği olan gemiciliğe karşı duyduğu ilgi sebebiyle bir çoğrafya kurdu olup çıkmıştır. Aynı zamanda dudak okuma şampiyonudur. Bu özelliği sayesinde özrü günlük yaşamını idame ettirmesine ve hayatına adapte olmasına  çok da engel olmaz.


Dublör Baba

Buraya kadar herşey en azından düşe kalka "iyi" giderken, Frankie için sevinçli, annesi için zorlu bir süreç başlar. Frankie bir şekilde, annesinin, babasının çalıştığını uydurduğu geminin, son taşındıkarı yer olan_ya da babadan kaçerken son saklandıkları yer olan- İrlanda'nın liman şehrine geleceği haberini alır. Annenin önünde iki seçenek  vardır ya gerçeği oğluna açıklayacak ya da başka bir yalan bulacaktır. Ve "bir kez yalan söyleyince ikinci defa söylemek daha kolaydır" lafını doğrularcasına, herkesi yeni bir yalanın daha içine sürükler. Başlangıç olarak en yakın arkadaşından kendisine kısa zamanda "dublör bir baba" bulmasını ister. Fikir çılgınca ve acımasızca gibi gözüksede, annesine göre Frankie için en uygun olanıdır. Ve sonrasında, bu işi para için yaptığını düşündüğümüz, Dublör Babanın Dilemması, annenin de dilemmasına dönüşür. Bu süreçte kafası karışık olmayan tek kişi Frankie'dir.

Daer Frankie, bir çocuğun umutlarını, özlemlerini ve karşı karşıya kaldığı gerçeğe  çocuk kalbiyle  nasılda göğüs gerebildiğini, onu sadece küçük bir çocuk zannedenleri mahcup edişini, her karanlık yolun sonunun elbet bir gün aydınlığa çıkacağını, kandırırken aslında nasıl da kandığımızı, kısacası aldanmışlığımızı, acite etme seviyesini yüksetmeden, sıradan olmayan bir hikayeyi sırdan bir edayla anlatan bir film. Filmin sonunda "e yani bundan sonra ne olacak" sorusuyla bizi başbaşa bıraksada neticede enteresan bir konu arayanlar için izlenebilir, güzel bir film.

7/10


Je Vais Bien, Ne T'en Fais Pas ~ Benim İçin Üzülme Soundtrack /AaRON- U Turn(lili)



3 yorum


Lili,take another walk out of your fake world
please put all the drugs out of your hand
you'll see that you can breath without not back up
some much stuff you got to understand
for every step in any walk
any town of any thought
i'll be your guide
for every street of any scene
any place you've never been
i'll be your guide
lili,you know there's still a place for people like us
the same blood runs in every hand
you see its not the wings that makes the angel
just have to move the bats out of your head
for every step in any walk
any town of any thought
i'll be your guide
for every street of any scene
any place you've never been
i'll be your guide
lili,easy as a kiss we'll find an answer
put all your fears back in the shade
don't become a ghost without no colour
cause you're the best paint life ever made

Quiz Show



0 yorum

"Bir soru için 64 bin dolar mı? Umarım sana hayatın anlamını soruyorlardır"


0 yorum

Tür : Dram / Suç
Gösterim Tarihi : 10 Temmuz 2009
Yönetmen : Michael Mann
Senaryo : Michael Mann , Ronan Bennett , Ann Biderman , Bryan Burrough (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Dante Spinotti
Müzik : Elliot Goldenthal
Yapım : 2009, ABD
Oyuncular:
Johnny Depp (John Dillinger) , Christian Bale (Melvin Purvis) , Billy Crudup (J. Edgar Hoover) , Marion Cotillard (Billie Frechette) , Channing Tatum (Pretty Boy Floyd) , Leelee Sobieski (Polly Hamilton) , Emilie de Ravin (Anna Patzke)

Uzun süredir sinema yollarını unutmuş biri olarak bu filmin fragmanlarını gördüğümde "Tamam.Bu filme gitmeliyim" dedim. İtiraf edeyim, Johnny Depp'in içinde olduğu her projeye gözüm kapalı giderim. Gerek kendisine duyduğum gizli hayranlık ve sempati, gerekse kendisinin iyi işlerde olma becerisi nedeniyle. Johnny Depp bu filmde de büyük rollerin adamı olduğunu   bir kez daha kanıtlamış.

Çekirge bir sıçrar...

Public Enemies,  Bryan Burrough'un Halk Düşmanları: Amerika'nın En Büyük Suç Dalgası ve FBI'ın Doğuşu kitabından uyarlanmış bir film. Banka soyguncusu John Dillinger'ın kısa bir zamanda ülkenin  aranılan en azılı suçlusu oluşunu ve şimdiki FBI'ın temellerini oluşturan teşkilatın adı olan  Soruşturma Bürosu arasında yaşanılan  kedi fare oyununun hikayesini anlatıyor.



Kime göre halk düşmanı ?

Filmin ismi Halk Düşmanları yerine Devlet Düşmanları olsaymış isabet olurmuş. Şaka bir yana John Dillinger, o dönemde halkın banka sistemine olan tepkisi, kendisinin soygun sırasında müşterilerin paralarına dokunmayışı gibi davranışarı nedeniyle filmde nerdeyse halk için sempatik bir suçlu imajı çiziyor.Dolayısıyle seyirci için de öyle. Zaten kendisine karşı  duyulan sempatiyi Dillinger'ın yakalanarak hapishaneye götürülmesi sırasında halkın onu alkışlar içinde selamlamalarından da gayet iyi anlıyoruz.  Dolayısıyle filmde Dillinger'ın halk tarafından pek de düşman gibi algılanmadığı ortada.

"Bye Bye Black Bird"

Dillinger'ı seyrici için sempatik yapan başka bir şeyse sanırım aşık olduğu kadına gösterdiği ilgi ve alaka. Aşkı için gözünü karartan, sahiplenici hatta gerektiğinden fazla düşünceli, kibar  bir aşık rolünde Depp.

Aslında tipik bir amerikan filmi niteliğinde Halk Düşmanları. Azılı bir suçlu, onun aşık olduğu genç ve güzel kadın, genç ve idealist, kanun adına çalışan bir görevli,ve en sonunda bir kadın tarafından sırtından vurulan suçlu. Tüm bu şartları yerine getirmiş bir filmi ne kadar uğraşsanızda çok kötü yapamazsınız zaten.

Ama yine de yönetmen Michael Mann'ın bu filmi iyi kotardığını söylemekte fayda var. Özellikle aksiyon sahneleri, bazı yerlerde haraketli kamera kullanımları  isabetli olmuş gibi. Herşeyden önce o dönem son derece iyi yansıtılmış. Filmin inandırıcık konusunda bir sorunu yok zaten. Belki sadece konu. Havada kalan bir kaç olay gibi ufak takılınan noktalar bulunabilir.Ya da Christian Bale'in rolünün çok derinlikli işlenmemesi gibi bazı ayrıntılar. Ama neticede izlenesi bir suç filmi olmuş diyebilirim.

8/10

newer post older post