"Eski bir espri vardır, bilirsiniz. İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri,”lanet olsun!” der, “Yemekler ne kadar da berbat!” “Evet” der diğeri, “Üstelik ne kadar da az!” yani, bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: Hayat yalnızlık, sefillik ,acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı."
"Hayat yalnızlık, sefillik ,acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı." Annie Hall
Yapım:2003/Danimarka
Tür:Dram, Gerilim, Gizem, Macera,
Yönetmen:Lars von Trier,
Oyuncular: Nicole Kidman, Paul Bettany, John Hurt

Tür:Dram, Gerilim, Gizem, Macera,
Yönetmen:Lars von Trier,
Oyuncular: Nicole Kidman, Paul Bettany, John Hurt
"Bazı insanları eğitemezsiniz, onları kötülük etmemeye ikna edemezsiniz. Kötülüklerini suratlarına vurunca sadece inkar etmez, sizden daha da nefret ederler. Onları görmezden de gelemezsiniz. Cezalarini haketmişlerse haketmişlerdir. Merhamet her zaman en doğrusu değildir, en güzeli ve en ahlaklısı da degildir. Size kötülük edenleri mazur görmek, onlara anlayış göstermek, onların içindeki şeytanı ancak besler, büyütür. Affetmek belki de o insana yapabileceğiniz en büyük kötülüktür."
Filmleri izlemeden o film hakkında fikir edinmeyi sevmiyorum. Bu yüzden film seçimlerimi genelde yönetmeni baz alarak yapıyorum. Dogville filmlerine ihtiyatlı yaklaştığım bir Lars von Trier filmi. Yönetmenin şüphesiz ki kendine özgü çok ayrı bir dili var ve filmlerini izlerken neyle karşılaşabileceğini kestirmen kesinlikle imkansız. Dogville'i izlemeye başladığımda oyuncuları tebeşirlerle kroki şeklinde çizilmiş bir tiyatro sahnesi üzerine görünce ister istemez yönetmenin daha önce örneğini görmediğim bu tekniği neden tercih ettiğini düşündüm. Şüphesiz filmin ilerleyen dakikalarında seçilen bu yöntemin konuyu yani filmin derdini destekleyecek nitelikte olması gerekirdi. Lars Von Trier duvarları olmayan bir dünyanın gerçekliğini -ki bu her insan ruhundaki onun görünmez kılan duvarlar da dahil- tabiri caizse tüm çıplaklığıyla gözümüze sokmak istedi.
''Başkalarını affetmek için bulduğun bahaneleri kendin için asla kullanmazsın."
Film üçüncü anlatıcının "Bu Dogville kasabasının hazin öyküdür" diye başlıyor. Amerika'da bir dağ kasabasında sıradan hayatlarını sürdürmeye çalışan gayet kendi halinde ve ahlaklı insanlar, aralarına esrarengiz bir biçimde katılan ve gangsterlerden kaçtığını söyleyen güzel bir kadın, sonrasında Dogville kasabasında yaşanan kademeli değişim. Usta romancı Paulo Coellho'nun çok satan romanlarından biri olan Şeytan Ve Genç Kadın'ı okuyanlar benim gibi bu filmle kitabı özdeşleştirecek. Şeytan Ve Genç Kadın romanında nüfusunun çoğunu yaşlıların oluşturduğu kendi halindeki insanların yaşadığı kasabaya gelen esrarengiz adamın köy halkına oynadığı bir oyunla, ahlaki olanın, iyinin kötünün nasıl insanların çıkarına göre el değiştirebileceğini yüzümüze çarpan güzel bir romandı. Dogville'de de yönetmenin derdi benzer ama bu kadarla da sınırlı değil. Kasaba sakinleri ilk başta güzel ve gizemli Grace'i aralarına dahil etmek konusunda çekinseler de bir şekilde buna ikna olurlar ama kasaba halkı için bu yeterli olmaz çünkü her iyiliğin bir karşılığı vardır ve Grace için yeterince lütufta bulunduklarını düşünen kasaba halkı çok az para karşılığında ona gündelik ev, bahçe işlerini yaptırırlar. Grace 'in bir sığınma gibi yaşadığı bu kasabaya gösterdiği tahammül ve teslimiyet üst seviyedir. Tüm bu eziyetlere bir melek sabrıyla ve anlayışıyla tahammül edecek kadar kimden ve neden kaçtığı sorusu kafamızdan gitmiyor film boyunca. Grace'nin bu yumuşakbaşlı ve hoşgörülü tavrı kasaba halkının ilkel duygularını daha da ortaya çıkararır.

Finalde izleyiciyi şaşırtıcı bir son bekliyor Grace'in babasıyla yaptığı konuşma her şeyi açık ediyor; Grace babasını kibri için suçlarken babasının: "Asıl kibirli olan sensin. Bu sözleri söylerken sözde alçak gönüllülük ediyorsun. Hiç kimsenin senin yüksek ahlaki değerlerine erişemeyeceğinden o kadar eminsin ki herkesi bağışlıyorsun" sözleri Grace'i film boyunca aslında nasıl okumamız gerektiğini vurguluyor. Bu filmim bir Amerika eleştirisi olduğuna katılmıyorum çünkü vurgulanmak istenen mesele ta Adem Havva'dan bu yana gelen insanlık zafiyetleri. Dolayısıyla daha genel bir eleştiriye sahip. Hristiyanlıkta kabul gören "biri sana tokat attığında diğer yanağını da çevir" eleştirisi muhakkak filmin temelini oluşturuyor bana göre. Ama bu film her şeyden önce kimseyi haklı çıkarmıyor. Ahlak üzerine erdem üzerine bir Nihilist bakış belki de o mevzular çok derin, görüp ama tam olarak anlatamadıklarından. Neticede çok çarpıcı çok ters köse yapan bir film görülmeden ölünmemesi gerekenlerden.
8,5/10
Olur ya, canınız romantik film izlemek ister diye: Romantik Dönem Filmlerim
Categories:
belle,
best romantic period movies,
jane eyre,
mansfield park,
Northanger Abbey,
persuasion,
Pride And Prejudice,
quills,
romantik dönem filmleri,
Shakespeare in Love,
Sinema,
stage beauty,
the piano
Gönderen Rüzgar
5 yorum
Gönderen Rüzgar
5 yorum
Jane Eyre incelememden sonra bu tarz filmlere ilgi duyan okuyuculardan tavsiye istekleri geldi. Ben de şu ana kadar izlemiş olduğum Romantic Period Movies denilen bu tarz filmlerden kendi favori sırama göre bir liste oluşturdum. Birazcık romantizmden kimseye zarar gelmez. Liste Pride & Prejudice 'den başlayarak ondan daha az iyi filmlere doğru ilerliyor. Tabi ki başı Jane Austen kitaplarından uyarlanan filmler çekiyor. Listede Shakespeare in Love gibi En İyi film Oscarı alan ve büyük Usta Martin Scorcese'nin yasak bir aşkı anlattığı The Age Of Innocence, yine şehvetin ve aşkın şiirsel bir anlatımı diye nitelendirilebilecek Quills gibi muhteşem filmler var.
![]() |
| Pride & Prejudice (2005) |
![]() |
| Shakespeare in Love (1998) |
![]() |
| Jane Eyre (2011) |
![]() |
| Persuasion (2007) |
![]() |
| Quills 2000 |
![]() |
| Mansfield Park (1999) |
![]() |
| Little Women (1994) |
![]() |
| Emma 1996 |
![]() |
| Becoming Jane (2007) |
![]() |
| Onegin (1999) Belle 2013 |
![]() |
| A Room With a View 1985 Northanger Abbey (2007) |
![]() |
| Sense and Sensibility (1995) |
![]() |
The Young Victoria (2009)![]() |
Not: Liste sürekli güncellenecek
- Hiçbir şey mi gerçek değildi?
+ Sen gerçektin. Seni izlemeyi bu kadar güzel yapan da buydu.
Truman Show
..."Bir sefer mutfakta tencere tava arasında ağlarken görmüştüm onu. Alakasız yerlerde ıstırap çekmek ıstırabı ikiye katlar."
Emrah Serbes
" Huzur, suskunluk içinde sevmek olabilirdi. Ama bilinç ve insan var ; konuşmak gerekiyor. Sevmek cehenneme dönüşüyor"
Albert Camus
"İnsan yaratılışı kusurludur! En parlak yıldızların üzerinde bile lekeler vardır."
Acıklı bir hayat hikayesi olan Bronte kardeşlerin en büyüğü olan İngiliz yazar Charlotte Bronte'nin büyük ilgi gören romanı Jane Eyre üniversite yıllarında beni büyüleyen aşk romanlarından biriydi. Sinemaya uyarlamak için çok elverişli olan bu kitabın şu ana kadar iyi bir film uyarlamasının olmaması oldukça ilginçti, ta ki kısa filmleriyle tanınan Cary Fukunaga tarafından çekilene kadar.
Gaddar halası tarafından büyütülen Jane Eyre, baştan savılmak için gönderildiği yatılı okulda gördüğü eziyetlerin ardından kaçar, yolu tesadüfen Edward Rochester malikanesine düşer ve kendini yetiştiren bir genç bir kız olarak bu evde mürebbiyelik yapmaya başlar. Evin sahibi kitapta bahsedildiği gibi hayli huysuz ve ukala olan Bay Rochester ve yaşına göre kendinden hayli emin ve aklı başında Jane ile aralarındaki zıtlık ve anlaşmazlı.k zamanla tutkulu bir çekişmeye dönüşür ve en nihayetinde büyük bir aşka... Fakat Bay Rochester'ın hayatındaki büyük sır evlenmek üzere olan çifti birbirinden ebediyen olmasa da bir süreliğine ayırır
" Fakat kadınlar da tıpkı erkekler gibi duygu sahibidir.Erkekler gibi onlar da zekâlarını, becerilerini işletmek için bir eylem alanına ihtiyaç duyarlar. Üzerlerindeki baskı epey ağır, sürdükleri hayat çok durgun olursa acı duyarlar bundan, zarar görürler. Kadınlar yemek yapıp, çorap örmekle, piyano çalıp nakış işlemekle yetinsin demeleri geri kafalılıktır! Bir kadın geleneklerin kendisi için yeterli saydığı şeylerden daha çoğunu yapmak, öğrenmek isterse onu, ayıplamak alaya almak aptallıktır."
"Bay rochester gururluydu, alaycıydı, her tür bayağılık karşısında acımasızdı, ruhunun derinliklerinde bana gösterdiği kibarlığın, birçok kişiye gösterdiği adaletsiz kabalıkla dengelendiğini biliyordum."
Her ne kadar filmdeki Rocherster, kitaptaki kadar çirkin, huysuz ve ukala olmasa da, Michael Fassbender etkeni bunu göz ardı etmeme yetti. Jane de kitapta tarif edildiği gibi iddiasız bir güzellikte idi. Bu açıdan oyuncu seçimlerini yerinde buldum. Bulamadığım tek şey kitapta tekrar tekrar okuma hissi uyandıran aralarındaki o tutkulu diyaloglar. Her kitap uyarlaması gibi konuya odaklanarak kitabın edebi boyutunu es geçmiş biraz film. Jane Eyre'ı okuyan ve çok beğenenler için tatmin edici diye nitelendirebilecek film, kitap hakkında bilgisi olmayanlar fakat özellikle romantik-dram türündeki dönem filmlerini seven, hatta belki de yeni bir Pride & Prejudice arayanlar içinde de güzel bir alternatif.
10/8
Midnight in Paris
Categories:
Amerikan Sineması,
Favori Repliklerim,
Midnight in Paris,
Woody Allen
Gönderen Rüzgar
2 yorum
Gönderen Rüzgar
2 yorum
"Paris sabahları güzel, öğlenden sonraları alımlı, akşamları büyüleyicidir. Gece yarısından sonra ise ...Paris sihirlidir."
Seyirografi # 2
Categories:
Asghar Farhadi,
film inceleme,
İçimdeki Yangın,
incendies,
Jodaeiye Nader Az Simen,
Roman Polanski,
seyirografi,
Sinema,
The Ghost Writer,
The Method,
When Harry Met Sally
Gönderen Rüzgar
0 yorum
Gönderen Rüzgar
0 yorum

Bu artık klasik olmuş filmi televizyonda ucundan köşesinden yakalasam da tümüyle izleme fırsatı bulamamıştım bir türlü. Meğer bir tatil gecesini daha da iyi bir hale getirmek için öylece sırasını bekliyormuş. Neden romantik komedilerin babası kabul edildiğini daha filmin ilk dakikalarında zekice yazılmış diyaloglardan anlayabiliyorsun. Zaman zaman bir Woody Allen filmi izliyormuş gibi hissediyorsun. Film her ne kadar romantik komedi kurallarıyla oluşturulmuş olsa da başta da dediğim gibi zekice yazılmış diyaloglarla, Billy Crystal, Meg Ryan'ın müthiş oyunculuklarıyla romantize edilmiş bir sahici bir film olarak başka bir yerde konumlanıyor.
10/8.5

The Method (2005)
Arjantinli Marcelo Piñeyro'nun yönetmenliğini üstlendiği film, sonuna kadar merakınızı üst düzeyde tutan gizem türünde. Filmin başrollerini Los amantes del Círculo Polar (1998) filminden tanıdığımız ispanya sinemasının iki önemli ismi Eduardo Noriega ve Najwa Nimri paylaşıyor. Olaylar tek bir mekanda geçiyor ama film tek saniye sıkılmanıza fırsat vermiyor. Çünkü karakterler nasıl bir oyunun içinde olduklarını çözmekle uğraşıyor. Film bir gurup iş başvurusunda bulunan kişilerin bir odaya kapatılarak Grönholm Metodu denen bir deneye tabi tutulmalarını konu alıyor. Kapitalizmin kişiyi getirdiği son nokta olarak da görülebilir. Modern dünyanın bize nasıl yarış atı muamelesinde bulunduğunu ve insanların bu düzene ne kadar çabuk teslim olduklarının eleştirisini okuyabilirsiniz filmden. İtibar ve para için en temel insani duygularımızı bile hiçesaydığımızı anlatan hem keyifli vakit geçirten hem de mesajını veren bir film.
10/8
Arjantinli Marcelo Piñeyro'nun yönetmenliğini üstlendiği film, sonuna kadar merakınızı üst düzeyde tutan gizem türünde. Filmin başrollerini Los amantes del Círculo Polar (1998) filminden tanıdığımız ispanya sinemasının iki önemli ismi Eduardo Noriega ve Najwa Nimri paylaşıyor. Olaylar tek bir mekanda geçiyor ama film tek saniye sıkılmanıza fırsat vermiyor. Çünkü karakterler nasıl bir oyunun içinde olduklarını çözmekle uğraşıyor. Film bir gurup iş başvurusunda bulunan kişilerin bir odaya kapatılarak Grönholm Metodu denen bir deneye tabi tutulmalarını konu alıyor. Kapitalizmin kişiyi getirdiği son nokta olarak da görülebilir. Modern dünyanın bize nasıl yarış atı muamelesinde bulunduğunu ve insanların bu düzene ne kadar çabuk teslim olduklarının eleştirisini okuyabilirsiniz filmden. İtibar ve para için en temel insani duygularımızı bile hiçesaydığımızı anlatan hem keyifli vakit geçirten hem de mesajını veren bir film.
10/8
The Ghost Writer (2010)Roman Polanski filmlerinin neredeyse tamamını sevdiğim bir kaç yönetmenden biri. Özellikle Rosemary's Baby (1968) ve The Pianist (2002) filmiyle ben de hayranlık uyandırmış bir yönetmendir. O yüzden 2010 da çok iyi eleştiriler alan bu filmi es geçmem mümkün değildi. Başrolünde benin her rolün adamı olabildiği için hayranlık duyduğum Ewan McGregor var. Kısaca konusu halihazırda hakkında ciddi suçlamalar olan politikacı Adam Lang'in biyografisini yazmak üzere gönüllü olan yazarın kendini bir suçu aydınlatmaya çalışan bir dedektif olarak bulmasını konu alıyor. Hani o kahramanın istemeden bir işe dahil olması ve o işten bir daha yakayı sıyıramaması, neticesinde merakını gidermek adına bazı bilgilere ulaşmaya çalışıp parçaları birleştirmesi ve büyük resmi görmesi sürecinden oluşan bir gizem, suç filmi. Süpriz sonuyla da epey şaşırtıcı bir film.
10/8
İçimdeki Yangın ~ incendies (2010)Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve'un izlediğim ilk filmi ve sanırım yönetmenin de zirveye çıktığı son filmi. Film Wajdi Mouawad’ın ünlü oyunundan sinemaya uyarlanmış ve Oscar'da en iyi yabancı film kategorisinde adaylığı bulunuyor. Baştan sona dramatik bir öyküyle kurulmuş çok çarpıcı bir film. Lübnan ve Kanada arasında gidip gelen çok "acıklı" bir hikayeyi ta en başından şahit oluyor ve kahroluyoruz. Orta doğuda yaşanan müslüman-hristiyan çatışmasının ta içindeki karakter Nawal'ın ikizlerine Simon ve Jeanne bıraktığı bir vasiyet, gizemi ve kirli bir geçmişin pusulası gibidir. Nawal'ın tüm yaşamını içindeki sönmek bilmeyen bir yangınla yaşadığını çocukları onun ölümünden sonra öğreneceklerdir. Yine çarpıcı ve gerçekçi yapısıyla izlemeden ölünmemesi gereken filmlerden
10/8,5
Bir Ayrılık ~ Jodaeiye Nader Az Simen (2011)Asghar Farhadi iranlı favori yönetmenlerimdendir. Bu seneki İstanbul Film Festivalinde kapanış filmimdi ve tüm solan ayakta alkışlamıştı bu filmi. Asgar Farhadi yine bir ahlak sorunu üzerinden yaşama ayna tutuyor. Karakterler kendi içlerinde yanılgılara düşüyor, kendileriyle hesaplaşıyor, hatta bazen kendileriyle çarpışıyor, kısacası herkes kendi eleştirisini yapıyor. Bir Ayrılık boşanmaya karar veren bir çiftin hayatlarına dahil olan bir kadınla düştükleri hukuki, ahlaki ve sınıfsal sorunları ele alıyor. Filmi, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’ne layık görülmüştü.
10/9
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























