Enteresan bir yeniden yorum çalışması



2 yorum
Swoboda adında biri Devinantart'da ilginç ve bir o kadar da güzel çalışmalar  paylaşıyor. Afişler üzerine de bir grup çalışma yapmış. Devamı da gelecek gibi. Hayran kaldım diyebilirim. Bir çok film afişini swoboda yorumuyla görme istediği uyandırıyor bu afişler.

Tesis (1996)



0 yorum

Yapım : 1996, İspanya
Tür:Korku,gerilim
Yönetmen:Alejandro Amenebar
Imdb:7.6

The Sea Inside, Open Your Eyes, The Others  gibi neredeyse kusursuz bir filmografiye sahip bir yönetmen Alejandro Amenebar. Gençlik yıllarında çektiği Tesis'le, İspanyol Goya Ödül'lerinde En İyi Film dahil olmak üzere 7 dalda ödül kazanarak büyük başarı kaydetmiş. Genç yaşta yakaladığı başarıyı "bozmadan"devam ettirmiş ve  bu sayede  İspanyol Sineması'nın en önemli isimi haline gelmiş. Tesis filmi de şöyle plastik makyaja çok zaman harcamamış, durup durup çığlık atmayan bir kızın olmadığı "sıkı" bir korku-gerilim filmi arayışlarım neticesinde haberdar olduğum bir yapım.


Tesis Madrid de Sinema Tv okuyan, filmlerdeki şiddet üzerine araştırma tezi hazırlayan  Angela'nın, istemeden bir cinayetin iz sürücülüğünü yapmak zorunda kalmasını konu alıyor. Angela tezi için ona danışmanlık yapan hocasını okulun sinema salonunda ölü olarak bulur. Angela hocasının ölmeden önce izlediği kaseti  alıp aynı bölümde okuduğu ve şiddet filmlerine ilgi duyduğunu öğrendiği Chema'ya izlettirir. Sonunda filmin bir snuff filmi (Gerçek bir cinayetin baştan sona kadar çekilmesinden oluşan, çekilmesi izlenmesi suç olan film türü) olduğu ortaya çıkar ve bahsi geçen kaset kaydının, yıllar önce esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan bir öğrenciye ait olduğunu görürler. Kasetteki kız esrarengiz bir adam tarafından feci şekilde dövülüp, yine feci şekilde katledilirken görüntülenmiştir. Şimdi sıra bu kaydı kimin  yaptığını bulmaktadır. Kasetteki görüntüleri bile izleyemeyen  Angela başta bu olaya bulaşmak istemez ve arkadaşını da bu işe bulaşmama konusunda uyarır. Fakat Angela bir bilmeceyi çözmenin heyecanı ve merakıyla arkadaşıyla beraber artık bu işin içindedirler. Kameranın aynı bölümde öğrenci olan Bosco'ya ait olduğunu öğrenirler. Ve Bosco'yu takibe alırlar. Angela  ve Bosco arasındabir yakınlaşma başlar ve işler bundan sonra daha da karışır. Aslında Angela tahmin ettiğinden daha büyük ve organize bir işin içindedir.

Tesis kahramanların tedirginliğiyle oluşturulan bir gerilime sahip. Eski klasik filmlere  özgü bir havada film. Hatta yer yer Alfred Hitchcock filmi izliyormuşum gibi hissetmedim değil. Finale kadar  tedirgin bekleyiş, şüphe, merak artarak devam ediyor. Özellikle Angela ve şiddet sever arkadaşı Chema'nın okulun gizli bir bölmesinde kapalı kaldıkları ve bir kibrit yardımıyla çevresini aydınlatabildikleri, derin derin ve sık sık nefesler aldıkları  o sahne...Sinemada şiddeti konu almasına rağmen şiddet  içeren çok az sahneyle ve ölçülü yapısıyla, kişinin suça ve şiddete eğiliminin, tabi en önemlisi de şiddeti izleme eğiliminin dehşetini gösterebilmesi  filmin başarısının temelini oluşturuyor bana göre. Rahatsız edici karanlık bir film bu yüzden. Bir gece vakti ne izlesem sorusuna iyi bir alternatif.

8/10
Snuff filmiyle alakalı çarpıcı bir bilgi vermeden geçemeyeceğim. Roman Polanski'nin hamile eşi Sharon Tate, Seri katil Charles Manson ve müritleri tarafından kendi evinde katledilmiştir. Bilinen en meşhur snuff filmi olarak gösteriliyor. Roman Polanski Sharon Tate'li yıllarını hayatının en güzel yılları olarak tanımlayıp, 1979 tarihli Sharon'ın son Londra ziyaretinde okuyup Polanski'ye bıraktığı romandan uyarlanan "Tess" filmini Sharon'a adamıştır. 1984 tarihli biyografisinde Tate'in ölümü ile hiçbir dini inancının kalmadığını da belirtmiştir.

"My Movies"



6 yorum
Beğenerek takip ettiğim bir site olan  Kediler ve Kitaplar'da görüp beğendim bu konu başlığını. Kendi blogumda da böyle bir çalışma yapmak çok cazip geldi. Hem bu şekilde kafamda da bazı şeyleri toparlamış olur, merak edenlerin de merakını gidermiş olurum diye düşündüm. Aslında genelde tek cevaplar için sorulmuş sorular fakat ben hızımı alamayıp sıraladım bir kaç tane. Herhangi bir sıralamaya bağlı kalmadan yazdım bu arada. Siz de bu konu başlığı altında kendi listenizi yapabilirsiniz. Keyifli okumalar...

 Geçen yıl gördüğünüz en iyi film:

En hafife alınmış film:




En şişirilmiş film:


Sizi gerçekten mutlu eden film:
Sizi kötü yapan, hüzünlendiren film:
Majid Majidi'nin bütün filmleri




En sevdiğiniz aşk hikayesini barındıran film:


En çarpıcı, en afallatıcı sona sahip film:


Defalarca izlediğiniz film:






En iyi Soundtrack'e sahip film:

Klasiklerden en sevdiğiniz film:


80'lerden en sevdiğiniz film:


90'lardan en sevdiğiniz film:


Nefret ettiğiniz film:
Issız Adam (2008)


Gizli gizli sevdiğiniz film: (Guilty Pleasure)




Kendinizi en yakın hissettiğiniz, kendinizle bağdaşlaştırdığınız film karakteri:

En sevdiğiniz roman uyarlaması:

En sevdiğiniz müzikal:

En sevdiğiniz bilim kurgu:
2046 (2004)


En sevdiğiniz animasyon:

En sevdiğiniz korku filmi:
Saw (2004) Yalnızca ilk film ama...




En sevdiğiniz yabancı film:


Sizi en çok güldüren film:
Hababam Sınıfı Serisi 

Herkesin nefret ettiği (kimsenin beğenmediği) ama sizin sevdiğiniz film:


Görsel açıdan en etkileyici bulduğunuz film:

Favori oyuncunuzun en sevdiğiniz filmi:
Edward Norton Fight Club (1999)



Favori yönetmenizin en sevdiğiniz filmi:
David Fincher Fight Club (1999)


Çocukluğunuzdan bir film:

En son izleyip etkilendiğiniz film:

Merakla beklediğiniz film:
Çok severek okuduğum Jane Eyre kitabı defalarca filme çevrildi fakat çok bir varlık gösteremedi.
Michael Fassbender'li kadrosuyla yeniden çekildi.Yakında vizyona girecek. Merakla bekliyorum.
Martin Scorsese'nin her filmini merakla beklerim. Şu ara dizisiyle meşgul sanırım.

Sizin listeniz için kategori başlıkları 
Geçen yıl gördüğünüz en iyi film:
En hafife alınmış film:
En şişirilmiş film:
Sizi gerçekten mutlu eden film:
Sizi kötü yapan, hüzünlendiren film:
En sevdiğiniz aşk hikayesini barındıran film:
En çarpıcı, en afallatıcı sona sahip film:
Defalarca izlediğiniz film:
En iyi Soundtrack'e sahip film:
80'lerden en sevdiğiniz film:
90'lardan en sevdiğiniz film:
Nefret ettiğiniz film:
Gizli gizli sevdiğiniz film: (Guilty Pleasure)
Kendinizi en yakın hissettiğiniz, kendinizle bağdaşlaştırdığınız film karakteri:
En sevdiğiniz roman uyarlaması:
En sevdiğiniz müzikal:
En sevdiğiniz bilim kurgu:
En sevdiğiniz animasyon:
En sevdiğiniz korku filmi:
En sevdiğiniz yabancı film:
Sizi en çok güldüren film:
Herkesin nefret ettiği (kimsenin beğenmediği) ama sizin sevdiğiniz film:
Görsel açıdan en etkileyici bulduğunuz film:
Favori oyuncunuzun en sevdiğiniz filmi:
Favori yönetmenizin en sevdiğiniz filmi:
Çocukluğunuzdan bir film:
En son izleyip etkilendiğiniz film:
Merakla beklediğiniz film:

Lost in Translation



1 yorum

"Kim olduğunu ve ne istediğini daha fazla bildikçe, 
seni hayal kırıklığına uğratmalarına daha az izin verirsin."

Marvin's Room'la sinemanın hayatımdaki kısa tarihi



2 yorum
"Sana karşı duygularım üst üste dizilmiş bardaklar gibi, birini çekince hepsi gelecek sanki. O yüzden hiç dokunmuyorum."
Sinemaya bakışımı değiştiren ve sinemanın sadece iyi vakit geçirmek için yapılan sıradan bir aktivite olmadığını anlamamı sağlayan film Marvin's Room'dur. Bunu filmin çok harika bir film olup olmamasıyla ilişkilendirmeyin çünkü  alakası yok. Sadece bir filmi nasıl okumak gerektiğini ilk bu film üzerinde test ettiğim için önemli bir film benim için.Sinemaya meraklı edebiyat hocamın; "Bu akşam kanal D'de ki filmi izleyin çünkü..." diye başlayan ve filmin üzerine kısa bir okuma yapmasıyla son bulan konuşması, bana başka bir ufkun kapılarını açmıştı. Yıllar önce birbirlerinden kopan ve bir hastalık sonucunda bir araya gelmek zorunda kalan iki kız kardeşin hikayesini işliyordu film. Sevgi, bağlılık sadakat gibi insanı yaşama bağlayan en önemli duyguların önemini vurgulayan dramatik bir filmdi.   Artık filmleri sadece seyretmiyor,  parçaları birleştirip büyük resmi görmeye çabalıyordum. Buradan adını bile unuttuğum edebiyat hocama saygılarımı sunuyorum. Hayatımda başlattığı şeyden haberi bile yok. Ne tuhaf...Aynı etkiyi yaratmayacağı korkusuyla ikinci defa izlemeye çekindiğim bir kaç filmim var. Marvin's Room' da bunlardan biri.
Daha öncesinde de en büyük zevkim internet ve dvd oynatıcının yokluğunda Tv'de film seyretmekti. Öyle ki gazetede ilk baktığım yer televizyonların program akışı oluyordu. Cnbc-e ile seçeneklerim arttı, dublajsız filmin keyfini keşfettim falan...Hala daha  bir kaç bin kişiyle aynı anda, aynı filmi seyrediyor olma fikrini sevsem de reklam ve dublaj artık tahammül edebileceğim bir konu değil. Babamın kendi seçtiği filmlere gitmek de tadı damağımda kalan aktivitelerden biri oldu ve beni bu sürece hazırlayan en önemli etkenlerden biri de aynı zamanda. Velhasıl sanatın büyüleyici etkisini en çok sinemada hissettim her zaman. Büyük bir endüstriye dönüşen sinema sanatın başlıca amacı olan duyguları açığa çıkarma ve yansıtma işlevini bugüne değin yerine getirmeye devam ediyor. Kah insanların hayal dünyasına nufüz ediyor, kah duygu dünyasına, kah düşünce...Kimi zaman da derdi evrensel bir konuya dikkat çekmek oluyor. İşlevini etki alanını arttırarak sürdürmeye devam ediyor sinema. Bize de izlemek düşüyor.  

Every Cild Is Special ~ Taare Zameen Par 2007



0 yorum

Yapım:2007 ~ Hindistan
Tür:Aile, Dram
Yönetmen:Aamir Khan

Size bu filmden bahsetmek istiyorum adı Every Cild Is Special. Yapımcılığını ve yönetmenliğini, afişte de görmüş olduğunuz, Lagaan filminin esas oğlanı A Amir Khan yapmış. Bollywood'la renkli kültürüyle Hollywood'a ilham olmanın ötesinde işler yapıyor.Fakat belirteyim benim tercihim her daim kalıplara sıkışıp kalmayan, Bağımsız Sinema ve Avrupa Sineması'ndan yana olmuştur. Fakat sinemanın ön yargıları reddeden bir sanat dalı olması sebebiyle bir sinema sever olarak her filme şans tanımanın gerekliliğine inanıyorum. Bu film de orjinal bir fikir etrafında örülmüş bir hikaye olmasa da, evrensel bir konuya dikkat çekmesi bakımından önemli bir film. Diskleksi (Öğrenme Zorluğu) hastası olan  bir çocuğun hayatını başta ailesi olmak üzere, eğitimcilerinin nasıl daha zor bir hale getirebileceğini anlatıyor film every cild special diyerek. Eğitim sisteminin tek tipliliğine dikkat çeken film,  dramatik tüm öğeleri baştan sona kadar kullansa da, özellikle araya serpiştirilen animasyon görüntüleriyle oluşturulan yaratıcı görüntülerle daha özel bir film oluveriyor.

10/7,5

Sil Baştan derken, hafızamıza kazınan film; Eternal Sunshine of the Spotless Mind



1 yorum
video
Change your heart
Look around you
Change your heart
It will astound you
I need your lovin'
Like the sunshine

Everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime

Şarkı: Beck - Everybody's Gotta Learn Sometimes

Zamanın çok içinde bir o kadar da dışında bir seyyah The Man from Earth ~ Dünya'lı 2007




Tür : Bilim Kurgu / Dram
Yönetmen : Richard Schenkman
Senaryo : Jerome Bixby
Yapım : 2007, ABD , 87 dk.

Yazmaya değer ve zaman bulduğum son film  The Man from Earth. Garip bir senaryosu var filmin. Senaryosunu  bilim kurgu yazarı olan Jerome Bixby yazmış. Jerome belli ki dünyaya The Man from Earth aracılığıyla bir mesaj iletmek istemiş. Filmin vermiş olduğu mesaj "bütün bildiklerinizi unutun" türünden bir mesaj, dolayısıyla çok çarpıcı. Film bu ezber bozan mesajı, Tarih Profesörü olan John "old"man aracılığıyla perdeye aktarıyor . John  aynı  üniversitedeki çalışma arkadaşlarına göre hiçbir sebep yokken taşınıp her şeyi terketme kararı alır.  Küçük kamyonetine eşyalarını yüklediği sırada arkadaşları, biraz veda için, biraz da bu ani gidişin nedenlerini öğrenebilmek için onu ziyarete gelir. Arkadaşları John'a bu ani gidişin nedenini sormaya başlar  fakat ondan tatmin edici bir cevap alamaz. Sadece şakayla karışık her on yılda bir mekan değiştirdiğini söyler. Fakat arkadaşları John'u rahat bırakma niyetinde değildir ve en nihayetinde baskılara dayanamayan John hiç kimseye anlatmadığı ve bütün dünyayı ilgilendiren büyük sırrını açıklamaya başlar. İşte bu sahneden sonra görecekleriniz ve duyacaklarınız filmin hiç de sıradan bir film olmadığının kanıtı olacaktır.

 Spoiler İçerir

John arkadaşlarına bir CroMagnon ( bilim insanlarına göre dünyada oluşan ilk kabile) olduğunu açıklar. Yani tam 14000 yıldır yaşayan ölümsüz bir canlıdır. Her devre tanıklık etmiş, tarihte iz bırakan önemli din adamlarının, sanatçıların çok yakınında bulunmuştur. Bu iddialar, aralarında biyolog, antropolog, din bilimci, psikolog ve arkeolog olan arkadaşlarını şaşkına çevirir ve çoğu, bir şakanın kurbanı olduklarını ya da arkadaşlarının delirdiğini düşünür. Hatta bir çoğu artık bu hikayeyi dinlemek istemez. Ama her zamanki gibi aralarında biri az da olsa anlatılanların doğru olabileceği düşüncesiyle John'a hikayesini anlatmaya devam etmesini söyler. John'un itirafları herkeste şok etkisi yaratır. O yüzden arkadaşlarının soru yağmuruna tutulur. Film, seyircinin olayların gidişatına göre merak ettiği tüm sorulara olmasa da kritik sorulara cevaplar vererek  merakları gideriyor. Sorular arttıkça ve tatmin edici cevaplar aldıkça John'un arkadaşlarıyla birlikte bizim de merakımız kat be kat artıyor. Tüm bu olaylar sadece tek bir kanepenin bulunduğu boş bir antrede cereyan ediyor. Yani film tek bir mekanda geçiyor. Tek mekan, güçlü diyaloglarla örülü bir senaryo... Bu yüzden sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Filmde -teşbihte hata olmaz-dananın kuyruğunun koptuğu bölümse John'un kendisinin İsa olduğunu iddia ettiği bölüm. Din bilimci arkadaşının yoğun tepkisine rağmen hikayesine devam ediyor. Hz. İsa ile ilgili bilinen çoğu şeyin aslında yanlış olduğunu "ben aslında bunu kastetmemiştim" sözleriyle özetliyor. Sonuç itibariyle arkadaşlarını hiçbir şekilde inandıramayacağını düşünen John, anlatmakla hata ettiğini düşünerek, anlatılanların bir şakadan ibaret olduğunu söylüyor.Film gereksiz ve karikatürize bir finalle de son buluyor.


The Man from Earth, Uluslararası Film Festivali’nde “En İyi Film” dalında Birincilik Ödülü ve “En iyi Senaryo” dalında Büyük Ödül kazanmış bir film.

Filmin yapımcılarından Eric D. Wilkinson “Gelecekte dosya paylaşımı konusunda şikayet etmeyeceğim, bir sonraki filmimi yaptığım zaman paylaşıma kendim açacağım.” sözleriyle, bu filmi izin almadan internette dağıtan dosya paylaşım ortamı kullanıcılarına teşekkür etmiş ve filmin tanıtımının onlar olmadan bu kadar iyi yapılamayacağını ifade etmişti.

Filmin yankı uyandırması anlaşılır bir şey tabii. Fakat filmin sinematografik açıdan abartılmaması lazım. Anlatılan şeyler ilginç evet! Yeterince tartışma yaratacak türden. Film bir meydan okuma filmi gibi neredeyse. Söylediği şeylerin ilginçliği zaten filmin sürükleyici olması için yeter artar şeyler olduğu için bunu çok büyük bir başarı olarak addetmiyorum. Düşük bütçeyle çekilmiş tatmin edici, şaşırtıcı, merak uyandırıcı bir film sadece. Bilim kurguyu  gerçek hayatın içine entegre etmesi filmi garip bir düzlemde izlememize neden oluyor o kadar. Farklı bir film kategorisi için ideal bir film hiç şüphesiz. Özellikle bu konulara kafa yoran biriyseniz tatmin olmamanız için bir neden yok.

7,5/10

Kişisel Direniş




Ben öyle mutluluk meraklısı değilimdir, yaşamı yeğlerim yine. Mutluluk bir süprüntü, acımasızın tekidir, ona asıl yaşamasını öğretmek gerekir
... ama ben mutlu olmak için yaşamın kıçını yalayacak değilim.

ONCA YOKSULLUK VARKEN ~ Emile Ajar

CASHBACK~Zamana Güzellik Kat



 "Zamanı durdurabilirsiniz, hızlandırabilirsiniz de. Dondurabilirsiniz bile. Ancak başa saramazsınız. Yapılanı geri alamazsınız. Neyi gördüğünü düşündüm. Neyi görmediğini. Nasıl açıklayabileceğimi düşündüm. Ancak ne kadar düşünürsem düşüneyim, onu sakinleştirecek bir söz bulamadım. Kaçınılmaz olanı ne kadar erteleyebilirsiniz ki. Dünya donmuş dururken iki gün bekledim. Yine de bir çözüm bulamadım."

Sinir bozucu güzellikte bir film; Funny Games 1997



4 yorum

Tür : Korku / Gerilim
Yapım : 1997, ABD , 103 dk
Yönetmen : Michael Haneke
Senaryo : Michael Haneke
.
Siz siz olun evinize yumurta istemek için gelen bir yabancıya fazla güvenmeyin.Kulağa paranoyakça gelebilir fakat Heneke'nin tam anlamıyla yaptığı bu; bizi paranoyak bir alana sürükleyip etki altına almak...
Funny Games iki kişiden oluşan bir grup piskopatın "hiç mi zevkine öldürmek olmaz" mantığıyla yola çıktığı bir oyunun seyircisi yapıyor bizi. Üstelik olan bitene seyirci kalmaktan öte, bir ayinin kurbanları gibi sinirlerimiz bozuluyor, tedirgin bekleyişimiz soğumadan aynen  devam ediyor. Çok Heneke filmi izlemiş biri değilim fakat, yönetmenin biraz da aldığı eğitimin etkisiyle olacak, insan psikolojisi üzerindeki başarısı ve dolayısıyle etkisini biliyorum. Nitekim bu filmde de bu bağlamda bir etkiyi fark etmemek mümkün değil.


Georg: bırak ne yapmak istiyorlarsa yapsınlar. Daha çabuk kurtuluruz.
 Paul: hiç de cesurca bir davranış değil. Uzun metraj için yetmez.
Anna,Georg ve oğulları Georgi göl kenarındaki evlerine iyi vakit geçirmek ve dinlenmek için gelirler.Burası sessiz sakin bir yerdir ve civarda beraber golf müsabakaları düzenledikleri komşuları da vardır.Anna eşi ve oğlu için öğle yemeği hazırladığı sırada Peter adında, elinde golf eldivenleri olan bir genç içeri girer ve Anna'dan bir kaç yumurta ister. Peter tuhaf ve şüphe uyandırıcı hareketleriyle Anna'yı tedirgin eder.Üstelik  davetsiz konuk bahçe kapısı kilitli bir eve hiç zorlanmadan girebilmiştir.Artık o gün içinde yaşanacaklar ve sabaha kadar sürecek olan oyun hem kurbanlar için hem de izleyici için sinirlerin finale kadar bir yay gibi germesi ve sürükleyiciliğinden hiç bir şey kaybetmemesi Funny Games'i en azından benim için başarılı gerilim filmleri listemde ilk sıralara yerleştiriyor.

Heneke neden bilmem aynı filmi Naomi Watts'lı kadrosuyla 2008 yılında yeniden çekiyor.Fakat ilki kadar başarılı olamıyor. Şüphesiz bunda oyuncuların da çok büyük etkisi var.İlk filmde özellikle Anna rolündeki Susanne Lothar'ın sahici  performansı takdire şayan.

8,5/10

BİR FİLM BİR ŞARKI; Chungking Express ~ California Dreamin



0 yorum

Şarkı: The Mamas & the Papas
Ayrılık acısından etrafını bile göremeyen bir adama aşık , aynı zamanda California'ya gitme hayali kuran Faye'in, çalıştığı büfe olan  Midnight Express’te yüksek sesle ve sık sık dinlediği ya da yaşadığı mı diyelim şarkı California Dreamin. Kısacası bir ait olmanın şarkısı aynı zamanda da ait olamamanın...Yönetmen Kar Wai Yong'u biraz da Tarantino'nun katkılarıyla üne kavuşturmuş bir film. Chunhing Express için söylenebilecek ne çok şey var elbette fakat, ne kadar çok üzerine methiyeler düzülmesi gereken  film ve ne kadar az zaman...

Adımı unuttum adı olmayan yerlerde



2 yorum

Adımı unuttum / adı olmayan yerlerde / ne in / ne cin / ne benî âdem / zamanlar içinde/ kuşlar uçuyor / kervanlar geçiyor / bir iğne deliğinden / çarşılar kuruluyor / sarayları oyuncak / insanları karınca şehirler / zamanları gördün mü / bir iğne deliğinden / adımı unuttum / adı olmayan yerlerde / geçip gidenlere bakarak
ASAF HALET ÇELEBİ

Kiralık Konak



3 yorum

"Bu dünyada güzellik bir hayal, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. Güzel bir yüze iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç yeterliydi."

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU



İz bırakanların seyrüseferi; Satranç Oynayan Derviş



0 yorum

"Satranç oynayan Şah mı, derviş mi belli değil.
Dokunduğu anda piyonları vezire çevirdiğine bakılırsa Şah.
Şahla göz göze geldiğinde tepeden tırnağa ürperdiğine bakılırsa derviş.
Kiminle mi oynuyor?
O da pek belli değil"

Şam. Cebel-i Sâlihiyye Hanı. Atlar “L” izi bırakıyor canlarını alırken piyonların. Leyla’nın atları mı bunlar? Filler çapraz ateş açmış, menziline giren kapaklanıyor yere. Ebabil kuşları nerde? Vezirlerin gözleri kızıl topaçlar gibi dönüyor karelerde. İpleri Şahlar’ın elinde, ipleri şahların boynunu arıyor. Kaleler sığınmaya gelenleri mahzenlerine kapatıyorlar, ne konukseverlik. Kılıç şakırtıları, topuz vınlamaları, naralar ve çığlıklar duyulmuyor, ne derin savaş. Şahlar ağızlarını açıp bir kelime söylemiyor, bir adım atmıyorlar. Kendilerinden emin seyrediyorlar yüzlerce kareye bölünmüş meydanı, ne sükûnet! Yalnız bir iç ses Makâlât’tan çalınmış: “Ey Şah! Halk içindeyken bir saat olsun halkı kendinden uzaklaştır. Ta ki Şah dervişin ziyaretine gitti desinler. Hem öyle bir eve gidelim ki, orada Şah kimdir, derviş kim belli olmasın.” Satranç oynayan Şah mı, derviş mi belli değil. Dokunduğu anda piyonları vezire çevirdiğine bakılırsa Şah. Şahla göz göze geldiğinde tepeden tırnağa ürperdiğine bakılırsa derviş. Kiminle mi oynuyor? O da pek belli değil. Karşısında bir Frenk delikanlısı var; ama bu Frenk delikanlısı kâh bir Konyalı oluyor haset dumanlarını savuran, kâh bir Leyla savuran saçlarını. Kâh ikiye bölünüyor Şems, kendisiyle savaşıyor. Kâh yok oluyor, hiçlikle. Sonunda mektuplarını cevapsız bıraktığı sevgilisini; Mevlânâ Hüdâvendigâr’ı çıkarıyor karşısına… Evet cevap vermedi bu can satırlarına. İyice tutuşsun diye yaptı. Kömüre dönüp kendinle yazsın diye. Ancak kendinle yazandan sadır olabilir ateşîn sözler: “Bilirsin ki yaşamamız senin elinde. Ayrılığın bitirdi bizi. Sözünde dur ey lütuf sahibi! Kusuru ört, iyilik et... Gel! Araplar, ‘Taal’ der, Farslar ‘Biyâ’ Gel demektir bunlar. İşte gel! Ey Tebrizli Şems! Gel, çabuk gel, n’olur! Dur! Hayır deme. Sana evet-hayır demek yaraşmaz. Gelmek yaraşır.” Ve ancak kendi kömürüyle yazanlar cevabı hak eder. Şam’dan gönderilen mektup bir hazine sandığı gibi titreyerek açılır Konya’da. Mücevherler avuçlanıp tekrar tekrar bırakılır sandığa. Dil aciz kalır da, coşkuyla kaleme sarılınır: “Yürüyün ey erler, cananı getirin/ Bizden kaçan o müstesnayı getirin” Erlerin başında oğlu vardır Mevlânâ’nın: Sultan Veled. Yanlarında bir mektup ve kızıl altınlar. Günlerce nefes nefese koştururlar atlarını Şam’a doğru. Güneşin Cebel-i Salihiyye Hanı’nda olduğunu. Duyar duymaz yanarlar. Öyle yanarlar ki atları yıldız olup kayar Şam semalarından bu sırlı hana. İşte Şems’leri Frenk delikanlısıyla satranç oynamakta. Bir hamle yapmasından korkarak ağır ağır yanaşırlar Şems’in yanına. Şems hiç oralı olmaz, devam eder oyuna belli belirsiz bir gülümsemeyle. Belli ki sembollerle konuşulacaktır. Ne demişse Hüdâvendigar o yapılacaktır. Bir çift ayakkabının içi kızıl altınlarla doldurulup Anadolu’ya çevrilecektir yönü. Göğüsten çıkartılan mektup, kutsal bir emanet gibi saygıyla uzatılacaktır. Zarf daha eline değer değmez Şems’in, köpükler çıkartarak dolduracaktır meydanı lavdan cümleler; filleri, kaleleri, atları, piyonları ve vezirleri önüne katıp sürükleyerek Şah diyecektir: “Siz buradan ayrıldıktan sonra, mumun baldan ayrılması gibi, ben de lezzetten ayrı düştüm. Baldan tatlı sohbetinizden mahrum kalınca ateşle teselli buluyorum. Cemalinizin yokluğuyla cismimiz, viran. Canımız ise baykuş gibi viranede. Artık, dizgini; bu tarafa çeviriniz. Neşe ve eğlence şeytan gibi taşlanıp sürüldü buradan…” Ne hasetçilerin pişmanlığı ve özrü ikna edebilecektir onu, ne Sultan Veled’le gelen yirmi atlının taşıdıkları. İçi altın dolu ayakkabılar işaret etse de Diyar-ı Rum’u, gelecekse Hüdâvendigar için gelecek, Şems bu. “Bizi altın ve gümüş satın alamaz. Daveti kâfidir Muhammed yürekli Mevlânâ’mızın. Onun sözünü çiğnemek ne mümkün!” diyerek dağıtacaktır yoksullara neyi varsa. Hazırlıkları bitince Sultan Veled’in atını yanında bulacak, binek taşından yükselince atın sırtına, yollar sıraya girecektir, gece ve gündüz başlayacak. Nihayet Şems, Mevlânâ’nın kokusunu duyacak. Şems’in kokusu Mevlânâ’ya ulaşacak sonunda. Kafile Konya yakınlarında çekecek dizginleri, “Dur!” diyecek. Zincirli Han özgür ruhlara açacak kapılarını. Ve Sultan Veled atlılardan birini babasına gönderecek müjdeci olarak. Mevlânâ mı? O yanında ne varsa müjdeciye bağışlayıp haykıracak: “Yollara sular dökün Bahçelere müjdeler verin. Bahar kokuları geliyor. O geliyor, o! Ay parçamız, canımız, yârimiz geliyor. Yol verin, açılın, savulun, Beri durun, beri! Yüzü apaydınlık, ak pak Bastığı yerleri aydınlatarak, O geliyor, o!”

A. ALİ URAL

ah o gönül şarkıları!



1 yorum
Ah kaldırımlar biliyor bi devir muhteşemdik
Güz güneşinden hüzünlü ilk yazdan şendik
 SEZEN AKSU

The Song Of Sparrows ~ Serçelerin Şarkısı (2008)



0 yorum

Yapım:2008 ~ İran
Tür:Dram
Yapımcı,Yönetmen: Majid Majidi
Senaryo:Mehran Kashani, Majid Majidi

Kerim  : sen orayı bin yılda temizleyemezsin..

Hüseyin : temizleyeceğiz.. sonra da suyla doldurduğumuzda içine yüz bin balık koyabiliriz..
Karim : yüz bin balık ne kadardır biliyor musun ?
Hüseyin : şey.. yüz bin balıktır..

İran Sineması denilince akla ilk gelen isimlerden biri Macid Macidi. Yönetmenin  filmlerinin konusunu genellikle alt sınıfın, onuru ile yaşayan insanları oluşturuyor. Dürüstlük, onur, "saf"lık  gibi kavramlar onun insanı anlama ve anlatma konusundaki en büyük araçlarından biri. Onun filmlerinde umudunu kaybetmek üzere olan insanların, kendilerinden taviz vermeden, en nihayetinde bütün gecelerin sabaha varacağının farkındalığıyla , hayata nasıl tutunduklarını görüyoruz. Aynı zamanda, özellikle çocukların insan eli değmemiş dünyasını bir araç olarak kullanan ve bu yolla evrensel  mesajlar veren bir yönetmen Macid Macidi. Haziran ayında Altyazı dergisinin özel söyleşi bölümde yer verdiği yönetmen röportajda; "Olayları çoğu zaman çocukların gözünden anlatıyorsunuz. Çocukların dünyasını nasıl tanımlarsınız?" sorusuna şu cevabı veriyor:

"Çocuklar, bana hep saf" şunu hatırlatıyor: Bizler de bir zamanlar masum meleklerdik, daha sonra cennetten kovulduk. Özümüzdeki o çocuktan o kadar uzaklaştık ki, başka bir insana dönüştük. Eğer, çocukluğun o özüne, saflığına dönebilmek mümkün olsaydı, dünyayı farklı gözlerle görebilirdik. Çocukların dünyası çok sadık ve saf bir dünya. Çocuk oyuncularla çalışırken, işte bu dünyaya girebilmek gerekiyor. Çocuğun bir gardı vardır, onu aşabilirsen rahatlıkla dünyasına girebilirsin. Çocukların ruhları çok zengin oluyor. Bunu anlayabilmek için de onların seviyesine inmek, onlarla yakınlık kurmak gerekiyor."


Film deve kuşu çiftliğinde çalışan Kerim'in kızının işitme cihazını, çöplüğe dönmüş bir kuyuda kaybetmesiyle başlar. İş yerinden apar topar cihazın kaybolduğu kuyuya gelen Kerim,  oğlu Hüseyin'le arkadaşlarını cihazı ararken bulur. Aynı zamanda Hüseyin ve arkadaşlarının bu kuyuyla ilgili bir hayali vardır.  Orayı  temizleyip, yüz bin balıkla doldurup, doğal bir akvaryum oluşturmak...Baba Kerim'in tüm itirazlarına rağmen Hüseyin ve arkadaşları bu sevdadan vazgeçmez. Bu arada cihaz bulunur fakat artık işlevini kaybetmiştir. Yeni işitme cihazı içinse Kerim'in kemerini epey sıkması gerekmektedir. Fakat tam bu süreçte çalıştığı devekuşu çiftliğinden atılır. Bir iş için gittiği Tahran'da tesadüf eseri şoförlüğe başlayan Kerim, bu büyük şehrin karmaşasına, hızına şahit olacak, içindeki iyi ve kötü savaşını yer yer kaybedip, yer yer kazanacaktır.


Serçelerin Şarkısı’nda (The Song Of Sparrows) bir babanın başta kendi, sonra da ailesi için verdiği mücadeleyi, aynı zamanda da bir çocuğun tüm iyi niyetiyle bir hedefe nasıl sarıldığını ve bu uğurda çekilen sıkıntıların üstesinden nasıl gelebildiğini görüyoruz. Aslında film iki düzlemde yürüyor; Bir tarafta yoktan var etmeye çalışan ve umudunu hemen hemen kaybetmeyen bir çocuk, diğer tarafta da hayatın ona hiç de adil davranmadığını düşünen bir baba...



Ayrıca, 2008 Berlin Film Festivali’nde Mohammed Amir Naji’nin performansıyla En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde Gümüş Ayı ödülüne layık görülmüştü.Sözün kısası izlemeye değer bir film. Özellikle İran sinemasına ilgi duyuyorsanız hiç ama hiç atlamamanız gereken bir film. Keyifli seyirler...


8,5/10


İhtiyaca Binaen...



0 yorum
...
"Ne farkeder ki ? insanlar bunları izleyip "tanrım ne kadar korkunç" diyecek ve yemeklerini yemeye devam edecekler."

Hotel Rwanda filminden...

Ayrılık



2 yorum

Bir teklif ve bir kabul... Kısa münakaşasız ve hesapsız!  Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı.
Sabahattin Ali/Kürk Mantolu Madonna

Big Fish



0 yorum
"-Bir buz dağına benziyorsun baba, sadece %10 luk kısmın gözüküyor,
gerisini görmeme izin vermiyorsun.


    -Nasıl yani, çeneme kadar mı görüyorsun?"




    VAVİEN 2009



    2 yorum
    Tür : Komedi / DramGösterim Tarihi : 18 Aralık 2009Yönetmen : Yağmur Taylan Durul TaylanSenaryo : Engin GünaydınYapım : 2009, Türkiye

    "İnsan da ağaca benzer. Ne denli yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o denli yaman kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe -kötülüğe." Nietzsche

    İnsanlar kendi mutsuzluklarının sebebini her zaman başka yerlerde aramak ister. Gazetenin birinde estetik operasyonlara gösterilen yoğun ilgilinin kişinin kendi mutsuzluğunu kemerli burnuna ya da ince dudaklarına mal etmesinden kaynakladığı yazıyordu. Kişi ‘bunu da halledersem artık daha mutlu olacağım’a inandırıyormuş kendini. Sorun olarak görülen şey düzeltildiğinde de, aslında mutsuzluğunun düşündüğü şey yüzünden değil, bizatihi kendisinden kaynaklandığı gerçeği ortaya çıkıyormuş. Yani sözün kısası ayaküstü kendimizi kandırarak yaşayıp gidiyoruz. En vahimi de, bu süreçte başta kendimize, sonra da çevremizdekilere onca haksızlık yapıyoruz.

    Geçtiğimiz günlerde vizyonda bu insani duruma değinen bir film vardı. Vavien... Avatar’ın her yeri kasıp kavurduğu günlerdi. Bu rüzgâra kapılanlar fark edemedi ama Avatar filmine yer bulamayıp 'Bari Engin Günaydın'ın şu filmine girelim’ diye düşünenler bana göre şanslı seyirciler oldu. Çünkü Türk Sineması'na armağan edilen en iyi filmlerden birini sinema salonunda izleme şerefine nail oldular.

    Ben de hatırı sayılır festivallerde, hatırı sayılır ödüller alması, önemli sinema adamlarının "son yıllarda yapılmış en başarılı Türk filmi" şeklindeki açıklamalarından sonra merak edip izledim filmi. İyi ki de izlemişim. Vizyonda görme fırsatını bulamayanlara tavsiyem ise yeni çıkan DVD’sini alıp hemen izlemeleri.

    İYİLER, KÖTÜLER GEL-GİT'Lİ BİR DÜNYA


    "Dünyada iki türlü insan vardır: iyiler ve kötüler. Kötü senin elini sıktığında kırk türlü plan yapar, ama iyiler öyle değildir. İyiler iyi insandır."

    Hikâye Tokat'ın Erbaa ilçesinde geçer. Kendi elektrik dükkânını işleten içine kapanık Celal, saflığa yaklaşan bir iyi niyet taşıyan, kocasını delicesine seven eşi ve tek çocuğuyla tek düze denebilecek bir hayat yaşamaktadır. Abisi Cemal'le birlikte bir elektrik dükkânı işletirler. Cemal arada bir abisi Cemal'le birlikte karısına iş görüşmesi için gittikleri yalanını uydurarak Samsun'da bir pavyona gider. Celal'in pavyondaki Sibel'e olan takıntısı onu hem maddi hem de manevi anlamda sarsar. Sibel'in kayıtsız tavırlarına rağmen Celal ısrarcı davranmaya devam eder. Karısından zerre kadar haz etmeyen, çocuğuna da şefkati hayli esirgeyen Celal için ailesi omuzlarında neredeyse bir yüktür. Celal'in içinde barındırdığı çeşitli ihtirasları, onu içindeki kötüyü dinlemeye iter. Fakat işler hiç de Celal'in planladığı gibi yürümez.


    Vavien kelime anlamıyla bir lambayı iki ayrı yerden aynı zamanda yakıp söndüren bir tür anahtar çeşidiymiş. Engin Günaydın bu isimle pek tabi hayatta da karşılığı olan bir şeye işaret etmek istemiş. İnsanların içinde yaşadıkları gel gitlere...

    Engin Günaydın ve Binnur Kaya isminden ancak sıkı bir komedi filmi çıkar diyenlerin yüzünü kara çıkarırsacına iyi bir dram-gerilim filmi çıkmış ortaya.

    Kırsal kesimde yaşayan bir ailenin mutluluk ve mutsuzluk arasında "gidip gelen" yaşamlarından bir kesiti, yer yer gerilerek, yer yer şaşkınlıkla, yer yer de Binnur Kaya'nın: "Celal, ben seni seviyom, sen benim her bi yerime işlemişsin" derken ki muhteşem performansıyla içiniz burkularak izleyeceksiniz.

    8,5/1O

    Bu yazı bu tarihte  8 sutun haber sitesinde yayımlanmıştır

    newer post older post