Seyirografi



0 yorum
Avatar Methini çok duyunca -ya da reklamını demeliyim?-ister istemez merakımı celbeden bir filmdi oldu Avatar. Kimdir bu avatarlar ne yerler ne içerler gidip görmek lazım dedim. Ha birde "görsel efeklerde en son hangi aşamaya gelindi"yi  görme   açısında da iyi bir fırsat olabileceğini düşündüm. Nitekim bilgi açlığım nispeten giderilmiş oldu filmle. Görsel açıdan mükemmele yakın bir iş çıkarmışlar. Özellikle  3D ile izleyince zevkine daha bir başka varıyorsunuz. Buraya kadar her şey güzel..Ama aklıma takılan bir soru var. Bu kadar para emek ve zamanı harcanan bir filmin neden daha özgün ve derin bir senaryosu olmaz ? Bu açıdan James Cameron'da çoğu yönetmen gibi garantici davranmış. Değerli topraklar üzerinde yaşayan "ilkel" insanlar ve bir gurup her şeyi kendinde hak gören açgözlü insanların  savaşını anlatan hikayeler artık çok tanıdık.   Film konusuyla ne kadar bilinçli bilinmez ama Irak savaşına atıfta bulunmuş olup ister istemez bir özeleştiri yapmış oluyor. 

  9/10

Boy in the Stripped Pajamas / Çizgili Pijamalı Çocuk John Boyne' n aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Üst düzey bir nazi askeri olan babasının görevi nedeniyle sürekli taşınmak zorunda kalan bir çocuğun en az savaşın kendisi kadar dramatik hikayesini anlatıyor film.   Malum olduğu gibi  savaş ve çocuk saflığının birbirine tezat oluşturmasından mütevellit tabloyu izliyoruz. Savaşı bir çocuğun gözüyle anlatmak eski ve etkili bir yöntemdir.  Nitekim film de bu yöntemi son derece başarılı kullanmış. Filmde izleyenleri dramatik bir son bekliyor. İşin propaganda işi çoğu filmde olduğu gibi hat safhada tabi 

7/10

Neşeli Hayat Yılmaz Erdoğan seyircinin karşısında trajikomik hikayelerle çıktı hep çıkmaya da devam edecek anlaşılan. Son filminde de trajik bir hikayeyi ele almış adına da "Neşeli Hayat" deyip kendince bir ironi yapmış. Neşeli Hayat, kıt kanaat geçinen, düzenli bir işi olmayan, akrabalarıyla da başı belada olan Rıza'nın mütevazi hayata tutunma çabasını anlatıyor. Hikaye varoşların peri masalına dönüşüyor. Hani o umut aşılayan filmlerden...Yılmaz Erdoğan bu filmde diğer filmlerine göre daha bir karakter oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Kendisinin şu ana kadar yaptığı en iyi iş olmasa da, ortaya eli yüzü düzgün, seyirlik bir film çıkarmış diyebiliriz. 

  7,5/10


7 Kocalı Hürmüz 2009



0 yorum


Tür : Romantik / Komedi / Tarihi

Gösterim Tarihi : 20 Kasım 2009
Yönetmen : Ezel Akay
Senaryo : Gürsel Korat Sağlamöz
Görüntü Yönetmeni : Haik Kirakosyan
Müzik : Ender AKAY , Sunay Özgür
Yapım : 2009, Türkiye


Oyuncular
Nurgül Yeşilçay , Gülse Birsel , Haluk Bilginer , Erkan Can , Memet Ali Alabora , Sarp Apak , Cengiz Küçükayvaz , Öner Erkan , Cem Karakaya , Ezel Akay , Müjdat Gezen , Erol Günaydın , Zihni Göktay , Halit Akçatepe , Betül Arım , Pınar Çağlar Gençtürk , Nihal Menzil , Görkem Ece Ercan , Dilek Yorulmaz , Selen Görgüzel , Selahattin Taşdöğen , Çetin Sarıkartal , Aral Seskir , Vokaliz , Shaman (danslar)



"Tanrım! tek başına koyma kullarını.

Yalnızlığa ancak sen dayanırsın"


Elin Tim Burton'ı varsa bizim de Ezel Akay'ımız var. Masal anlatma konusundaki yeteneğine karşı mütevazi davranmayıp kendisini Ezop diye tanımlıyor Ezel Akay iyi de ediyor. Fakat bu tanımlamayla da üzerine büyük bir yük almış oluyor. Bu sorumluğun da çok farkında olarak iyi işler çıkarmasını da biliyor. Onun sineması rengarenk görselliğin, abartılı karakterlerin, müziğin,eğlencenin, enerjinin,dinamizmin, cümbüşün oluşturduğu,türk sinemasında çok rastlanmamış benzersiz bir dile sahip bana göre. Yine bana göre ilk filmi Neredesin Firuze ile dram sever türk sineması tarihine türünün en güzel örneklerinden birini armağan etmiştir.

Ezel Akay bu filmiyle de yine benzer tatlar yaratma peşinde koşmuş fakat diğer filmlerinden farklı olarak "7 Kocalı Hürmüz" "müzikli oyun"unun dokusunu korumaya çalışmış. Bu sebeple nispeten daha tiyatral bir iş çıkmış ortaya. 7 Kocalı Hürmüz'ün 'ün hikayesini anlatmaya gerek yok.  Hani  şu haftanın her günü için ayrı kocası olan güzel ve "üçkağıtçı" hatun ve parmağında oynattığı erkekleri anlatan  meşhur hikaye.

Bir kere film, yönetmenin söylediğinin aksine bir erkek filmi değil, baştan aşağı bir kadın filmi. Buram buram kadın kokan bir film. Aşkın olmadığı, kadınlık sırlarının meydana döküldüğü  bir kadın filmi...

Tiyatral bir iş olunca filmde doğal olarak performanslarla öne çıkıyor. Yönetmen oyuncu seçiminde hayli isabetli davranmış. Başta Gürse birsel olmak üzere Erkan Can , Mehmet Ali Alabora , Sarp Apak , Cengiz Küçükayvaz , Öner Erkanbir ve tabiki ağır toplar, yaşlı kurtlardan oluşan diğer ekip de rollerinin hakkını fazlasıyla  vermiş. Nurgül Yeşilçay Hürmüz olmak için yeterli güzelliğe sahip  ama onu oynamak için yeterli yeteneğe sahip mi tartışılır. Rolüne çok hakim bulmadım kendisini açıkçası. Filmin lokomatifi kesinlikle rolüne cuk diye oturan ve müthiş bir performans sergileyen Gülse Birsel. "Yalan gerçek bir arada. Aşk desen palavra. Adem ve Havva'dan beri böyle gelmiş böyle gider bu dünya" demeye getiren film, Müge Zümrütbel'in çoğunu kendisi seslendirdiği müzikleriyle,  eğlencesi ve cümbüşü  ile hafızalara kazınacak cinsten bir film.

8,5/10

"Bugün Aslında Dündü"



0 yorum
İş çıkışı her akşam geçtiğim dil kursunun önünde, kurs adına bıkmadan usanmadan, bana ısrarla broşür uzatan çocuğu aynı ısrarla tekrar tekrar kibarca reddediyor olmak benim için gün içinde rutin olarak yaptığım işler arasında yerini aldı. Geçen gece aynı rutin sırasında, türkçe adıyla Bugün Aslında Dündü filmindeki  Bill  Murray'i gibi hissetmekten kendimi alamadım. Bunu düşünür düşünmez dehşete kapılmam, "aman Allahım yoksa ben de mi?" demem bir oldu. Sonrada çok sık yaptığım gibi kendi kendime güldüm.

Bilen bilir Bill Murry, Groundhog Day filminde  hava durumu sunucusu Phil Connors rolündedir. Film, Phil Connors'ın, yapımcısı Rita ve kameraman Larry'le birlikte, Pennsylvania’nın Punxsutawney kasabasında haber peşinde koştukları bir kaç gün içinde gelişen olayları anlatır. Phil her sabah kalktığında  aslında yine aynı  güne uyandığını fark eder. Phil her sabah aynı radyo programını dinler. Aynı merdivenlerde aynı adamla karşılaşır. Dönemeçte aynı dilenciye para vermez. Yolda yine dün görmüş oldu  eski okul arkadaşını görür ve aynı su birikintisinin içine basar falan. "Gün" içinden çıkılmaz bir hal aldığı için, olaylar da peşi sıra  içinden çıkılmaz bir hal alır. Sonrası tahmin edebileceğiniz gibi...

Filmde çok güldüğüm sahnelerden biri  benim ve filmin   demek istediğini özetliyor aslında;



-Bir keresinde Virgin adasına gittim. Bir kızla tanıştım. Istakoz yedik. Pina Colada içtik. Gün batımında deniz aslanları gibiydik. Çok güzel bir gündü. Neden o günü yeniden yaşayamıyorum. Yeniden..yeniden ve yeniden...


-Bazıları şu bardağa bakıp şöyle der; bu bardağın yarısı boş.Bazıları da şöyle der; yarısı dolu.Eminim sen bardağın yarısı boş diyenlerdensin. Değil mi?


-Bir yere sıkışıp kalsaydınız ve her gün aynı gün olsaydı ne yapardınız?


-Şey bu hayatımı iyi özetliyor.

Velhasıl hayatımı sırf bu rutinden kurtarmak için bana uzatılan o broşürü ilgilenmediğim halde almaya karar verdim. E bu sefer de bana uzatılmazsa eğer o broşür, o da kaderin cilvesi olmuş olur.

David Bowie ~ Space Oddity C.R.A.Z.Y Soundtrack



0 yorum
Ground Control to Major Tom
Ground Control to Major Tom
Take your protein pills and put your helmet on

Ground Control to Major Tom
Commencing countdown, engines on
Check ignition and may God's love be with you

This is Ground Control to Major Tom
You've really made the grade
And the papers want to know whose shirts you wear
Now it's time to leave the capsule if you dare

"This is Major Tom to Ground Control
I'm stepping through the door
And I'm floating in a most peculiar way
And the stars look very different today

For here
Am I sitting in a tin can
Far above the world
Planet Earth is blue
And there's nothing I can do

Though I'm past one hundred thousand miles
I'm feeling very still
And I think my spaceship knows which way to go
Tell my wife I love her very much she knows"


Ground Control to Major Tom
Your circuit's dead, there's something wrong
Can you hear me, Major Tom?
Can you hear me, Major Tom?
Can you hear me, Major Tom?
Can you....


"Here am I floating round my tin can
Far above the Moon
Planet Earth is blue
And there's nothing I can do."

Mary and Max (2009)



0 yorum

Yapım:2009 ~ Avustralya
Tür:Animasyon, Dram, Komedi
Yönetmen:Adam Elliot
Senaryo:Adam Elliot
Yapımcı:Melanie Coombs
Görüntü Yönetmeni:Gerald Thompson
Müzik:Dale Cornelius

"Ama arkadaşlar iyidir"

Benim gibi anime film  sever olmaya yolunda hızla ilerleyen  biri için izlenebilecek en iyi filmlerden biri oldu Mary and Max. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan küçük Mary'nin Amerika'da bebeklerin kola şişesinden çıkıp çıkmadığının merakını celbetmesi sebebiyle başlayan bir mektup arkadaşlığının hikayesi . "Hayal gücünün sınırlarını zorlamak" sözü filmin geneli için de sarf edilebilir hiç şüphesiz. Hatta bu yönüyle filmden hafif bir Amelie tadını da almanız pek muhtemel.
Mary 8 yaşında Avustralyalı bir kız çocuğudur. Tek arkadaşı en sevdiği çizgi dizideki  Nobletler'dir. Birde bir yerlerden bulup buluşturduğu deniz kabuklarından, sakız paketlerinden, akşam yemeklerinden  kalan tavuk kemiklerinden yaptığı oyuncakları...En büyük hayali büyüyünce Earl Gray adında biriyle evlenmektir. Earl Gray babasının yıllarca çalışıp emekliye  ayrıldığı çay şirketinin de  adıdır aynı zamanda-alakayı siz kurun-. Filme dikkat çekici diğer bir karakter de hiç şüphesiz başta kendine has tarzıyla akıllara durgunluk veren annedir. Shery marka alkol şişesini elinden düşürmeyen, kriket maçı dinlemeye bayılan histerik, ilgisiz bir anne modeli. Zaten kopan düğmelerin yerine mandal takma fikri onun pratik  aklının ama aynı zamanda da baştan savma tavrının en önemli göstergesi. Her annenin, anne olma inisiyatifini kullanarak edindiği hakkını biraz suistimal etmiş gözükse de neticede bir anne ve anneler her zaman haklı. Yine de kızına  bebeklerin bira şişesinden çıktığını ve Shery marka içkiyi , her gün test etmek amacıyla içtiğini söyleyerek kandırmakla, ipin ucunu az da olsa kaçırmış olduğunu söylemek  mümkün.
Filmdeki bir diğer karakterse Mary'in mektup arkadaşı Max. Max obeziteyle boğuşan,  zaman zaman krizler geçiren, en keyif aldığı şeylerden biri olan ekmek arası çikolataya bayılan, bazen şizofrenik hallere bürünen, belediyeye aklına gelen her fikir ya da öneri için mektup yazan, -ki en aklıma yatanı; körlere ucu sivri bastonlar verilerek  sokakta yürürlerken bu sayede  de yerdeki çöplerin  toplanmasının sağlanması fikiriydi- Max de ne tesadüftür ki küçük Mary gibi yalnız birdir ve yine ne büyük tesadüftür ki onun da en sevdiği çizgi dizi Norbitler'dir. Norbitler'i görüntüsü olmayıp sesi olan bir televizyonla,  sesi olmayıp görüntüsü olan başka bir televizyon aracılığıyla izlemesi de filmde çok sık karşımıza çıkan hoş enstantenelerden biriydi.

Neticede bu iki kişin arasından yaşanan duygu dolu ve komik serüvenin sizde de oluşturacağı duygu buruk bir duygu olacaktır eminim. Zaaflarımız, korkularımız, düşler hayaller ve en önemlisi de arkadaşlık üzerine ders verme amacını da açıktan belli eden bir film Mary and Max.

8.5/10

Eylül



0 yorum
"o zaman Suat'a da hayatının şu devresi kendi ömrünün, kendi kadınlık hayatının eylülü gibi geldi. Eylül, birkaç gün hava ne kadar güzel olsa bu kadarcık fâni güzelliğe bile minnettar olmak lâzım gelen bir ay! içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, o güzel havaların, devamlı yazın artık nasıl geçmiş, sadece bir mazi olduğunu hissettiren bir esef ve hasret ayı... onun hayatı da böyle değil mi idi?"

Mehmet Rauf ~Eylül

The Sound of Silence~The Graduate Soundtrack



0 yorum
Bir döneme özellikle müzikleriyle ve Dustin Hoffman'ın muhteşem performansıyla damgasını vurmuş bir film...Aşkın 500 Günü filminde Tom ve Summer'ın  çok sevdiklerini söyledikleri filmin de ta kendisi The Graduate. Yüzlerdeki "ee şimdi n'olucak" ifadesine  dikkat lütfen!

Hello darkness, my old friend
I've come to talk with you again
Because a vision softly creeping
Left its seeds while I was sleeping
And the vision that was planted in my brain
Still remains
Within the sound of silence
In restless dreams I walked alone
Narrow streets of cobblestone
'Neath the halo of a street lamp
I turn my collar to the cold and damp
When my eyes were stabbed by the flash of a neon light
That split the night
And touched the sound of silence
And in the naked light I saw
Ten thousand people maybe more
People talking without speaking
People hearing without listening
People writing songs that voices never shared
No one dared
Disturb the sound of silence
"Fools," said I, "you do not know
Silence like a cancer grows
Hear my words that I might teach you
Take my arms that I might reach you"
But my words like silent raindrops fell
And echoed in the wells of silence
And the people bowed and prayed
To the neon god they made
And the sign flashed out its warning
In the words that it was forming
And the sign said "The words of the prophets are written on the subway walls
And tenement halls
And whispered in the sound of silen

Cenab-ı Aşk'a Dair



2 yorum
"Bil ki ey sevgili
Ben seni aklımdan hiç çıkarmadım;
ben sadece aklımı çıkardım
Ve böyle bilsin bütün dünya,
ben aklımı senin rağmına değil,
senin uğruna senden çıkardım"

Dücane Cündioğlu / Cenab-ıAşk'a Dair

500 Days Of Summer ~ Aşkın (500) Günü



5 yorum

Tür : Komedi / Dram / Romantik
Gösterim Tarihi : 9 Ekim 2009
Yönetmen : Marc Webb
Senaryo : Scott Neustadter , Michael H. Weber
Görüntü Yönetmeni : Eric Steelberg
Müzik : Rob Simonsen , Mychael Danna
Yapım : 2009, ABD , 95 dk.

Oyuncular

Joseph Gordon-Levitt (Tom Hansen) , Zooey Deschanel (Summer Finn) , Geoffrey Arend (McKenzie) , Chloe Moretz (Rachel Hansen) , Matthew Gray Gubler (Paul) , Clark Gregg (Vance)

Bir erkekle bir kadın tanışır

Romantik komedi tür olarak benim sinemada çok da izlemeyi tercih ettiğim bir tür değildir aslında. Hafta sonu arkadaşlarla sırf "çerez niyetine" gidip eğlenebileceğimiz, "saksıyı" çok zorlamayacağımız, bitiminde de aklımızı çok kurcalayıp, kafada çok yer etmeyecek bir film izleyelim istedim.


Fakat durum hiç de benim düşündüğüm gibi olmadı. Filmin ta en başında üçüncü anlatıcının; "Bu film sizin düşündüğünüz gibi bir erkekle bir kadın tanışır filmi değil" demesiyle beni baştan al aşağı etti. O an itibariyle anladım ki sıradan bir romantik komedi izlemeyecektim.

Tom mimarlık eğitimi alan fakat hayatını bir şirkette metin yazarı olarak sürdüren, aşka ve ilişkilere henüz inancını yitirmemiş bir romantiktir. Aşk için umutlarının tükendiği bir dönemde "hayatının aşkı"olabileceğine inandığı Summer'la tanışır ve Tom kara sevdaya tutulur. Summer ise aşka inanmayan ve ilişki kavramına hemcinslerinden çok  ayrı bakan bir kızdır. Tom için başta ilişkilerinin bir adı olmaması bir problem yaratmaz ama ateş bacayı sardığında, başka bir ifadeyle iş ciddiyete  bindiğinde "beraber takılıp iyi vakit geçiriyoruz ötesi berisi ne gam fikri" kabul edilebilir gelmez. Zaten filmin konusunu da  ikili arasındaki bu çatışma oluşturuyor. Düşünün, bir tarafta hayatının sonuna kadar sevdiği kadınla olmak isteyen aşık bir genç, diğer tarafta "sana hiç bir şey için söz veremem. Yarın uyandığında yanında olmayabilirim." diyen, bağlanmaktan korkan  bir kadın...

 Neticede konu itibariyle çok zengin ve özgün sayılmaz. Özgünlüğünü ve zenginliğini  zamanlar arasındaki geçişin filme kattığı o müthiş dinamizm oluşturuyor. Aşkın 5oo  gününü baştan sona doğru , rutin bir şekilde ilerlemiyor. Bu açıdan sahneleri birleştirme işi biraz seyirciye düşüyor.

Anti parantez "beklentiler" ve "realite" üzerine ekranın ikiye bölünmesiyle eş zamanlı olarak gösterilen bir sahne de yine filimin can alıcı ve "can acıtıcı" sahnelerinden biri olarak değerlendirilebilir.  Komedi öğelerinin , türünün benzerlerine göre daha kaliteli ve akıllıca durduğunu da söylemekte fayda var. İşin en ilginç yanı filmin başta aşk hakkında seyirciye bir kıssadan hisse verme gibi bir derdi varmış gibi gözüküyor.  Fakat film  sonunda, başta  idea ettiği şeyin aslında hiç de öyle olmadığını söyleyip bir nevi kendini haksız çıkarıyor. Tabi bu yine de filmin kıssadan hissesini oluşturuyor.

Neticede, en iyi romantik-aşk filmi listeme kendine iyi bir girişle yer edinen bir film oldu benim için 500 Of Days Summer.

9/10

Ey Ruz Baran Bab'Aziz (Ruhunu Tefekkür Eden Prens) Soundtrack



3 yorum
ey gün yüksel !
zerrecikler dans ediyor evren O'na şükretmek için dans ediyor.
canlar çoşkuyla mağlup olmuş bir şekilde
kendinden geçmiş dans ediyor
kulağına fısıldayacağım danslarının onları nereye götürdüğünü
havadaki ve çöldeki bütün zerrecikler iyi bil ki,
onlar deli görünürler
her bir zerre mutlu ya da bedbaht,
güneşin düşkünü olurlar
hiç bir şey söylenemeyecek olanın ...

Bu yalnızca bir film. Hepsi kurgu... Ama yine de acıtıyor.



4 yorum

- Ne oldu orda?
- Gencin biri işte..
- Seni tanıdığını mı sanmış?
- Hayır, beni sevdiğini sanmış...

Reconstruction

Eden Lake ~ Kan Gölü 2008



1 yorum

Tür : Gerilim / Korku
Gösterim Tarihi : 14 Ağustos 2009
Yönetmen : James Watkins
Senaryo : James Watkins
Müzik : David Julyan
Yapım : 2008, İngiltere , 91 dk.
Oyuncular
Kelly Reilly (Jenny) , Tara Ellis (Abi) , Jack O’Connell (Brett) , Finn Atkins (Paige) , Jumayn Hunter (Mark) , Michael Fassbender (Steve)

Hafta sonu tatili için şehirden uzak,sessiz bir gölün kıyısında kamp yapmayı seçen Steve ve kız arkadaşı Jenny için bu gezi, bir grup kendini bilmez serseri yüzünden cehenneme döner. Tanıdık bir konu özeti gibi gelebilir. Hatta gidişatı tahmin edilebilir bir film gibi de durabilir. Öyle de...Yer yer şaşırtsa da,ters köşe yapsa da, kendi türlerinden şekil itibariyle ayrılmaktan kurtulamıyor.

Her şey mesut çiftimizin  provoke edilmek için fırsat kollayan, sorunlu çocukların oluşturduğu bir çeteye "bulaşma" gafletini göstermesiyle başlıyor. Çift etrafına saldırgan davranan bu gruba başta çok bulaşmak istemese de gelişen olaylar bir şekilde onları karşı karşıya getiriyor. Zevkine huzur bozmak için fırsat kollayan bu küçük çetenin başlattığı küçük masum olmayan  oyun  artık kendilerinin de sonunu çok kestiremedikleri bir savaşa dönüşüyor. Artık huzur bulmak için gelinen bu güzel göl kıyısının, huzurun çoktan kaçtığı bir  kan gölüne dönmesi an meselesidir.


Ne bu şiddet bu celal ?
Film çocukluk ve masumiyet ilişkisini al aşağı etmesi açısından rahatsız edici. Hatta bu ve benzeri açılardan sınırları zorladığı bile söylenebilir. Bu sebeple  izleyende sinirleri bozma etkisi yaratması amaçlanmış gibi gözüküyor. Eden Lake, şiddete başvuran çocuklara "bir gurup kendini bilmez serseri" deme lüksünü vermiyor.  Filmi ilginç kılan, hatta daha ötede rahatsız edici yapan tarafı da bu zaten. Kendini bilmemekten hatta, kendini kaybetmekten öte, daha derin psikolojik ve sosyolojik  problemlerin yarattığı çocuktan evrimleşen, şeytana bile şapka çıkartan cinsten  davranışlarda bulunan bu canavarların, nasıl bu denli insanlıktan çıkabileceğini anlamakta çok güçlük çeksek de,  film yer yer çocukların bu kıvama nası gelebileceklerini, ebeveynleri üzerinden göstermeye çalışıyor. Fakat topu tamamen aileye ve aile yapısına atmıyor. İnsan ve içindeki şiddet duygusunun sınırlarını da kendince gösteriyor hem de son zerresine kadar. Filmi çok rahatsız edici bulduğumu söyleyebilirim. Yönetmenin seyirciye geçmesini istediği duygu da buydu sanırım. Bu açıdan amacına ulaşmış gibi gözükse de, başta da dediğim gibi kestirilebilir olay örgüsüyle ayrı bir yere koyabileceğim bir film değil Eden Lake


6/10

Donnie Darko Saundtrack / Gary Jules ~ Mad World



0 yorum

Dünyanı büyüt, delirmiş dünya...


All around me are familiar faces
Worn out places, worn out faces
Bright and early for their daily races
Going nowhere, going nowhere
Their tears are filling up their glasses
No expression, no expression
Hide my head I want to drown my sorrow
No tomorrow, no tomorrow

And I find it kinda funny
I find it kinda sad
The dreams in which I'm dying
Are the best I've ever had
I find it hard to tell you
I find it hard to take
When people run in circles
It's a very, very mad world mad world

Children waiting for the day they feel good
Happy Birthday, Happy Birthday
And I feel the way that every child should
Sit and listen, sit and listen
Went to school and I was very nervous
No one knew me, no one knew me
Hello teacher tell me what's my lesson
Look right through me, look right through me

And I find it kinda funny
I find it kinda sad
The dreams in which I'm dying
Are the best I've ever had
I find it hard to tell you
I find it hard to take
When people run in circles
It's a very, very mad world ... mad world
Enlarging your world
Mad world

Devrim Arabaları 2008



2 yorum
Tür : Dram / Tarihi
Gösterim Tarihi : 1 Mayıs 2009
Yönetmen : Tolga Örnek
Senaryo : Murat Dişli , Tolga Örnek
Müzik : Demir Demirkan
Yapım : 2008, Türkiye
Oyuncular
Taner Birsel , Halit Ergenç , Vahide Gördüm , Selçuk Yöntem , Uğur Polat , Serhat Tutumluer , Ali Düşenkalkar , Onur Ünsal

"Bu ülkede hiç bir başarı cezasız kalmaz"

Siyasi, iktisadi ve sosyal olarak bunalımda sayılabilecek bir ülkede düşlerin peşinden koşmanın dayanılmaz ağırlığı... İnanç, Umut, hayalkırıklığı üçgeninde seyreden bir film Devrim Arabaları.

Sene 1980 ve filmde de bir çok yerde tekrarlandığı gibi haklın bir çok şeye tahammülünün kalmadığı boş vaadlere karnının tok olduğu dönemler. Böyle bir dönemde dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in talimatıyla,Devlet  Demir Yolları bünyesinde çalışan 23 mühendis, Türkiye'nin ilk yerli otomobilini üretmeleri için görevlendirilir.

"Ya yaparsak"

Bu iş için görevlendirilen mühendislerin bir kaçı  dahil bir çok kişi için, sanayisi henüz gelişmemiş, yedek parçaları bile ihraç eden bir ülkenin kendi arablarını üretmesi, hemde bunu 130 gün gibi kısa bir sürede , çok az bir bütçeyle gerçekleştirmesi,  zordan öte imkansız gözükür. Ama emir büyük yerdendir. İşlerinin zor olduğunu bilen bir gurup mühendis için, zamanla arada yerini hayak kırıklığına bırakacak olan umut ve inanç  dolu yolculuk böylelikle  başlamış olur.

"Adı devrim olan arabanın sokaklarda dolaşmasına izin vermezlerdi zaten"

Tüm şartların aleyhlerine işlemesine rağmen kısa sürede bir düşü gerçek yapmayı başarırlar. Fakat yaşanan ufak bir talihsizlik, bu başarıya gölge düşrümek için fırsat kollayan kişilere gü doğurur ve özelliklede medya tarafından bu başarının icraat ksımından çok magazinsel yönü vurgulanarak üzeri örtülür. Akıllarda yürümeyen araba olarak kalan ilk yerli otomobil için Cemal Gürsel'in; "Garp aklıyla araba yaptık şark aklıyla benzin koymayı unuttuk." lafı da gazete başlıklarını süsler.

Sonuç itibariyle yerli otomobillerden yalnızca dört adet üretilir.Üçü zamanla hurdaya çıkar. En acı tarafı da bugün hala ilk yerli malı otomobilin çalışıyor olması.

Valhasılı insan istedikten sonra herşeyi başarabilir. Şartlar müsait olmasa bile... Fakat bu bu ülkede bir çok beyin zayi edilmiştir'i etkileyici, çarpıcı bir şekilde anlatan, geniş ve iyi oyuncu kadrosuyla dikkan çeken, başarılı bir yapım Devrim Arabaları


8/10


Toplu Mezardaki Kramponlu Zombiler



1 yorum
 


.Kendimi, Süper Kupa'da oyun oynayan bir futbolcu gibi hissettim!

[7 Ekim 2001 itibariyle Afganistan'a bomba yağdıran Amerikan uçaklarındaki askerlerden"Vinne" kod adlı biri.]


"Züppelerin düşmanı yoktur. İnsan, dost olma olgunluğuna erdiğinde züppelikten yani tesellisizlikle geçişen kişisizlikten kurtulur. Sıradanlıkla evrenselliğin harmanladığı XX. yüzyılda züppelik kitleselleşti ve züppeleştirilmiş- [dostsuz ve düşmansız kalmış] kitlelere lanetli bir teselli armağanı sunuldu: Futbol"

"Futbol; tarihinin derinliklerinden çekilmiş bir şutla, dokusu/boyu/ağırlığı değişen, keskin virajlar alarak, kavisler çizerek, Adidas marka bir topa dönüşerek günümüze gelen küresel bir cismin çevresinde kopan neşeli bir fırtına mıdır? Değildir. Derin bir tutku, görkemli bir coşku, olağan üstü bir haz, yürek kamaştıran bir heyecanlar bütünü, sürgit bir sadakatin ışıltısı, baş döndürücü bir fedakarlık içgüdüsü, şecaat yüklü bir atılganlık, enerjik bir içtenlik...gibi kolayca elde edilemeyen ve vazgeçilmesi zor imkanlar içerdiği söylenen futbol; her bir unsurunun kavurucu bir hararetle[bilinçle?] desteklediği sahtelikler ve yalanlar toplamıdır."
"savaşma seviş" sloganının  "savaşma, futbol izle" versiyonu karambolden yürürlüğe girdi. "

"1967 Temmuz'unda patlak veren Biafra Savaş'ında [Nijerya İç Savaşı], ülkeyi ziyaret eden ünlü forvet Pele'nin bir maçta sahaya çıkabilmesi için bir günlük ateşkes ilan edilmişti; zamanla insanlar iki işi aynı anda yapmayı öğrendi..."

"1998 Dünya Kupası'nın Gerland stadı'ndaki [Paris] maçlarından birinde İran, ABD'yi 2-1 yendi ve bir gazetenin spor sayfasında, konuyla ilgili haber şu şekilde anons edildi: "İran ABD'yi vurdu!" Futbolun ne harika bir şey olduğunu[!] anlayan İran halkı sokaklara döküldü ve coşkulu naralar attı! "Büyük Şeytan" ters köşeye yatmış ve böylece bacağı kırılmıştı! Bagheri adlı futbolcu, o maçta gol attığı için askerlikten muaf tutuldu!"

"Takım, taraftar seçmez fakat taraftarlar da herhangi bir seçim yap-a-maz. O, hiçin tiryakisidir."

"Kapitalizmin bütün organlarıyla[resmi kurumları, medyası, şirketleri, reklamları...] girdiği futbol sahasında,her biri yine kapitalizme hizmet eden futbol araçlarıyla hiç bir zafer kazanılamaz. Sömürü imparatorluğunun toplu mezar'ında , kramponlu zombilere kilitlenip çığlık çığlığa tepinmekten, küfürleşmekten, birbirlerini gırtlaklamaktan haz almak, zaferin misafiri olarak yenilgiyi kutlamak manasına gelebilir ancak."
MuratMenteş/AYNALI BARİKATLAR


Kitabı okurken Murat Menteş'in futbola dair söylediklerini biraz abartılı bulsam da, neticede üzerinde düşünülmesi gereken bir şey olduğunu da kabul ediyorum. Bu konu öyle nokta konulacak cinsten değil belli ki. Öte yandan zamanında kalecilik yapmış üstat   Albert Camus'un tarihte ettiği şu lafları da unutmamak  lazım. Zihin açması  açısından..

“Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.”…
[Albert Camus]


Entre les murs ~ The Class ~ Sınıf (2008)



1 yorum

Yapım: Fransa, 2008
Tür: Dram
Yönetmen: Laurent Cantet
Senaryo: Robin Campillo, François Bégaudeau, Laurent Cantet, (kitap) François Bégaudeau
Yapımcı: Caroline Benjo, Carole Scotta
Görüntü Yönetmeni: Pierre Milon
Oyuncular
François Begaudeau, Franck Keita, Esmerelda Ouertani, Wei Huang

Dar Mekan, Geniş Mevzu

Kendizi Fransa'da herhangibir okulda, etnik kökeni farklı, bir gurup öfkeli gencin bulunduğu bir sınıfın içindeki bir öğrenci gibi düşünün. Zaten film izleyiciye böyle hissettirmek için kılı kırk yarmış gibi. O kadar ki, sınıfta yer yer haksız olduğunu düşündüğünüz bir öğrenciye tepki göstermek, zaman zaman da haksızlık edilip, terbiye sınırlarını aşan davranışlara maruz kaldığını düşündüğümüz öğretmeni kollama hissiyatı içinde buluyorsunuz kendinizi.

Son izlediğim Fransız yapımı film de, tesadüf bu ki; Fransa'da öteki olmakla ilgiliydi. Bu filmin  de derdi nispeten o. Fakat tek derdi bu değil. Sosyolojik bir çok mevzu hakkında söylemeye çalıştığı bir kaç konu var. Örneğin; Film ,terbiye etme, otorite koruma, disiplin ve yöntemleri konusunda bazı sorular soruyor, sorduruyor. Bunu gerçek mesleği öğretmenlik olan François üzerinde yapıyor.


François, filmlerde gördüğümüz tipik idelist öğretmen tipine çok yakın dursada, gerçekte her beşer  gibi onun da tosladığı duvarlar oluyor. Bu duvarlar bir gün bir öğrencisiyken, bir gün de, disiplinin nasıl verilmesi gerektiğine dair anlaşamadığı bir meslektaşı olabiliyor. Yine her gerçek insan gibi onun da sabrı taşıyor. O da öfkeleniyor. Fakat yine de diğer meslektaşlarına göre daha idealist, sistemi sorgulayan öğretmen potresi çiziyor.
Neticede meslekleri oyunculuk olmayan gerçek bir sınıf ve öğretmenin özel gibi duran ama evrensel bir kaç konuyu gerçekçi bir dille sorgulayan, film izlenmeye değer. Herhangibir texte bağlı değillermişcesine konuşan, kendilerini oynayan  bir sınıfın gösterdiği performans taktire şayan. 2008 yılının Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kucaklayamasa da, uzun yıllar sonra ülkesine, Fransa'ya Altın Palmiye gibi prestiji yüksek bir ödül kazandıran özel bir film. Ölmeden önce izlenecek filmler listenize ilk sıradan koymanızı tavsiye ederim.

9/10

Dear Frankie ~ Sevgili Frankie 2004/Yalanını sevsinler



2 yorum

Tür: Dram
Yapım: 2004, İngiltere
Yönetmen: Shona Auerbach
Senaryo: Andrea Gibb
Görüntü Yönetmeni: Shona Auerbach
Oyuncular
Gerard Butler, Emily Mortimer, Jack McElhone, Sharon Small, Mary Riggans


Yalancının mumu yatsıya kadar

Babası tarafından küçük yaşta gördüğü şiddet yüzünden sağır kalmak zorunda kalan, annesinin başta iyi niyetle giriştiği, sonradan sarpa saran koca bir yalanı yaşamak zorundaolan 10 yaşındaki bir çocuğun hikayesi Dear Frenkie.

Frankie sakatlığına neden olan kişinin babası olduğundan habersizdir. O babasız büyüyen her çocuk gibi, bir babaya ihtiyaç duyar. Annesi bu ihtiyacı nispeten gidermek için kendi kendisine bir çare bulur. Bu çare Frankie'ye babasının ağzından mektuplar yazmaktır. Fakat  her yalan gibi bu yalan da yatsıya kadar sürer.

Annesi, oğluna babasının bir gemici olduğunu ve bu yüzden başka ülke ve limanlarında sürekli gezmek zorunda kaldığı yalanını öyle gözüküyorki inandırır. Babasına dair gerçek başka hiç bir bilgiyi vermez. Hatta babaya ait eski fotoğrafları bile yok etmiştir. Frankie, babasının sözde mesleği olan gemiciliğe karşı duyduğu ilgi sebebiyle bir çoğrafya kurdu olup çıkmıştır. Aynı zamanda dudak okuma şampiyonudur. Bu özelliği sayesinde özrü günlük yaşamını idame ettirmesine ve hayatına adapte olmasına  çok da engel olmaz.


Dublör Baba

Buraya kadar herşey en azından düşe kalka "iyi" giderken, Frankie için sevinçli, annesi için zorlu bir süreç başlar. Frankie bir şekilde, annesinin, babasının çalıştığını uydurduğu geminin, son taşındıkarı yer olan_ya da babadan kaçerken son saklandıkları yer olan- İrlanda'nın liman şehrine geleceği haberini alır. Annenin önünde iki seçenek  vardır ya gerçeği oğluna açıklayacak ya da başka bir yalan bulacaktır. Ve "bir kez yalan söyleyince ikinci defa söylemek daha kolaydır" lafını doğrularcasına, herkesi yeni bir yalanın daha içine sürükler. Başlangıç olarak en yakın arkadaşından kendisine kısa zamanda "dublör bir baba" bulmasını ister. Fikir çılgınca ve acımasızca gibi gözüksede, annesine göre Frankie için en uygun olanıdır. Ve sonrasında, bu işi para için yaptığını düşündüğümüz, Dublör Babanın Dilemması, annenin de dilemmasına dönüşür. Bu süreçte kafası karışık olmayan tek kişi Frankie'dir.

Daer Frankie, bir çocuğun umutlarını, özlemlerini ve karşı karşıya kaldığı gerçeğe  çocuk kalbiyle  nasılda göğüs gerebildiğini, onu sadece küçük bir çocuk zannedenleri mahcup edişini, her karanlık yolun sonunun elbet bir gün aydınlığa çıkacağını, kandırırken aslında nasıl da kandığımızı, kısacası aldanmışlığımızı, acite etme seviyesini yüksetmeden, sıradan olmayan bir hikayeyi sırdan bir edayla anlatan bir film. Filmin sonunda "e yani bundan sonra ne olacak" sorusuyla bizi başbaşa bıraksada neticede enteresan bir konu arayanlar için izlenebilir, güzel bir film.

7/10


Je Vais Bien, Ne T'en Fais Pas ~ Benim İçin Üzülme Soundtrack /AaRON- U Turn(lili)



3 yorum


Lili,take another walk out of your fake world
please put all the drugs out of your hand
you'll see that you can breath without not back up
some much stuff you got to understand
for every step in any walk
any town of any thought
i'll be your guide
for every street of any scene
any place you've never been
i'll be your guide
lili,you know there's still a place for people like us
the same blood runs in every hand
you see its not the wings that makes the angel
just have to move the bats out of your head
for every step in any walk
any town of any thought
i'll be your guide
for every street of any scene
any place you've never been
i'll be your guide
lili,easy as a kiss we'll find an answer
put all your fears back in the shade
don't become a ghost without no colour
cause you're the best paint life ever made

Quiz Show



0 yorum

"Bir soru için 64 bin dolar mı? Umarım sana hayatın anlamını soruyorlardır"


0 yorum

Tür : Dram / Suç
Gösterim Tarihi : 10 Temmuz 2009
Yönetmen : Michael Mann
Senaryo : Michael Mann , Ronan Bennett , Ann Biderman , Bryan Burrough (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Dante Spinotti
Müzik : Elliot Goldenthal
Yapım : 2009, ABD
Oyuncular:
Johnny Depp (John Dillinger) , Christian Bale (Melvin Purvis) , Billy Crudup (J. Edgar Hoover) , Marion Cotillard (Billie Frechette) , Channing Tatum (Pretty Boy Floyd) , Leelee Sobieski (Polly Hamilton) , Emilie de Ravin (Anna Patzke)

Uzun süredir sinema yollarını unutmuş biri olarak bu filmin fragmanlarını gördüğümde "Tamam.Bu filme gitmeliyim" dedim. İtiraf edeyim, Johnny Depp'in içinde olduğu her projeye gözüm kapalı giderim. Gerek kendisine duyduğum gizli hayranlık ve sempati, gerekse kendisinin iyi işlerde olma becerisi nedeniyle. Johnny Depp bu filmde de büyük rollerin adamı olduğunu   bir kez daha kanıtlamış.

Çekirge bir sıçrar...

Public Enemies,  Bryan Burrough'un Halk Düşmanları: Amerika'nın En Büyük Suç Dalgası ve FBI'ın Doğuşu kitabından uyarlanmış bir film. Banka soyguncusu John Dillinger'ın kısa bir zamanda ülkenin  aranılan en azılı suçlusu oluşunu ve şimdiki FBI'ın temellerini oluşturan teşkilatın adı olan  Soruşturma Bürosu arasında yaşanılan  kedi fare oyununun hikayesini anlatıyor.



Kime göre halk düşmanı ?

Filmin ismi Halk Düşmanları yerine Devlet Düşmanları olsaymış isabet olurmuş. Şaka bir yana John Dillinger, o dönemde halkın banka sistemine olan tepkisi, kendisinin soygun sırasında müşterilerin paralarına dokunmayışı gibi davranışarı nedeniyle filmde nerdeyse halk için sempatik bir suçlu imajı çiziyor.Dolayısıyle seyirci için de öyle. Zaten kendisine karşı  duyulan sempatiyi Dillinger'ın yakalanarak hapishaneye götürülmesi sırasında halkın onu alkışlar içinde selamlamalarından da gayet iyi anlıyoruz.  Dolayısıyle filmde Dillinger'ın halk tarafından pek de düşman gibi algılanmadığı ortada.

"Bye Bye Black Bird"

Dillinger'ı seyrici için sempatik yapan başka bir şeyse sanırım aşık olduğu kadına gösterdiği ilgi ve alaka. Aşkı için gözünü karartan, sahiplenici hatta gerektiğinden fazla düşünceli, kibar  bir aşık rolünde Depp.

Aslında tipik bir amerikan filmi niteliğinde Halk Düşmanları. Azılı bir suçlu, onun aşık olduğu genç ve güzel kadın, genç ve idealist, kanun adına çalışan bir görevli,ve en sonunda bir kadın tarafından sırtından vurulan suçlu. Tüm bu şartları yerine getirmiş bir filmi ne kadar uğraşsanızda çok kötü yapamazsınız zaten.

Ama yine de yönetmen Michael Mann'ın bu filmi iyi kotardığını söylemekte fayda var. Özellikle aksiyon sahneleri, bazı yerlerde haraketli kamera kullanımları  isabetli olmuş gibi. Herşeyden önce o dönem son derece iyi yansıtılmış. Filmin inandırıcık konusunda bir sorunu yok zaten. Belki sadece konu. Havada kalan bir kaç olay gibi ufak takılınan noktalar bulunabilir.Ya da Christian Bale'in rolünün çok derinlikli işlenmemesi gibi bazı ayrıntılar. Ama neticede izlenesi bir suç filmi olmuş diyebilirim.

8/10

|Saygı Duruşu| Dünyadan bir de Michael Jackson geçti.



0 yorum
Michael Jackson'ın en sevdiğim şarkısı; Billy Jean canlı performans





Gri AŞK



0 yorum
Gün geçmiyorki bir garipliğimiz daha yaşanmasın. Reklam rekoru kıran Aşk Kitabı'nın, erkek okurlarının "Şeker pembesi  renk erkek adamı bozar.İnsan içinde okuyamıyoruz, çok mağduruz.Buna bir hal çare lütfen" serzenişlerine daha fazla kulak tıkayamayan Doğan Yayınları, çok geçmeden yeni promosyon çalışmalarına, bu vesileyle  bir yenisi daha eklemiş oldu. Böyle bir olay yalnızca benim ülkemde olabilirdi zaten.


Haberi ilk duyduğumda önce şaka zannettim.Yok! gayet gerçekti. Durumun vahametinin farkına varınca, asıl mağdur olan kesimin çoktan Pembe AŞK kitabı edinenlerin olduğunu anladım. Ortada kendilerini aşan bir cesaretle Pembe Aşk'ı  çoktan satın almış, açık havada,  sessiz, sedasız, güzel bir kafede okuma lüksleri elinden alınmış onca mağdur erkek okur. O yüzden benim nacizane tavsiyem; Grisinin çıkabileceğini akıl edemeyip çoktan  Pembe Aşk'ı satın almış bulunan erkek okurların kitapları,  grisiyle takas edilsin. Böylece kimsenin de erkekleğine zeval gelmemiş olsun. Madem bu kadar duyarlıyız. Nasıl ama?

Au Revoir, Les Enfants ~ Elveda Çocuklar 1987



0 yorum
_au_revoir_les_enfants



Tür: Dram, Savaş
Yapım: 1987, Fransa, Almanya
Yönetmen: Louis Malle
Senaryo: Louis Malle
Yapımcı: Louis Malle
Görüntü Yönetmeni: Renato Berta
Oyuncular:
Gaspard Manesse, Raphael Fejtö, Francine Racette




Bakakalmak  bir gidenin ardından...


Öğrenci yurtlarında yaşanan dostlukları iyi bilirim. Özellikle aileden ayrı düşmenin sebep olduğu o içi zor doldurulur  boşluğu az da olsa kapatabilecek bir arkadaş -dost arama çabasına girmiş bulursun kendini. Çoğu zaman da başarılı olursun. Kurşmuş olduğun o dostluk ömrünün sonuna kadar özel bir dostluk olarak kalır ve hep biraz buruk hatırlanır.Ya da ben öyle her şeye olduğu gibi özel anlamlar yüklüyorumdur. Bilmiyorum. Ama neticede buna benzer  duygular yaşatma fırsatı sunuyordur böyle ortamlar.


elvedaçocuklar1


Zamanlardan 2.Dünya Savaşı. Şavaşın özellikle tüm avrupayı ve avrupadaki yahudileri  "kırıp geçirdiği" bir ortamda katolik okulan giden iki öğrencinin aralarındaki, geç başlayan erken biten dostluğun hikayesi Au Revoir, Les Enfants. Bahsi geçen okul da bir çok yer gibi alman milislerin ablukası altındadır.Tüm bu sıkı yönetim ve baskıya rağmen okul yöneticileri isimlerini değiştirmek suretiyle üç yahudi öğrenciyi okullarında saklamayı başarırlar taki okul çalışanlarıdan biri, intikam amaçlı ispiyonculuk yapana kadar...


Elvedaçocuklar2


En büyük zevkleri geceleri birbirlerine Binbir Gece Masalları okumak olan, Julien Quentin ve yahudi öğrenci, Jean Bonnet'in  arasına 2.Dünya savaşı ve onun "götürüleri" girer. O yaşlarda bir çocuğun bir savaşı anlamlandırma çabasını ve elinden koparılan dostluğun, o anlam arayan bakışını seyrederken benim gibi sizde çok etkileneceksiniz.


Au Revoir, Les Enfants, bizi salya sümük ağlamak zorunda bırakan 2.Dünya Savaşı temalı filmlerinden biraz farklı olarak drmatikleştirme işini nispeten daha dozunda bırakmış bir film. Savaşın yaşattıklarını bir çocuğun gözüden çok bir dostluk hikayesinin üzerinden, pekala anlatmayı becerebilmiş başarılı bir dram.



8/10



Tabutta Rövaşata



3 yorum
...

"A m a    a r k a d a ş l a r   i y i d i r"



Sinemadan Çıkmış İnsan



4 yorum
İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: "Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umuluyor. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. "Eve gidip okusam." Durağa yürüdü. "Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar..." Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. "Ne adamlar be. Güldüysem güldüm size ne?" Duramadı orada yürüdü. Eve gitmeyecek. İçindeki "sinemadan çıkmış kişi"yi öldürdüler.

(S.18)

Aylak Adam ~ YusufAtılgan

Başkalarının Hayatı ~ The Lives of Others



0 yorum
_das-leben-der-anderen

Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 9 Mart 2007
Yönetmen : Florian Henckel von Donnersmarck
Senaryo : Florian Henckel von Donnersmarck
Görüntü Yönetmeni : Hagen Bogdanski
Müzik : Stéphane Moucha , Gabriel Yared
Yapım : 2006, Almanya , 137 dk.
Oyuncular
Martina Gedeck (Christa-Maria Sieland) , Ulrich Mühe (Kaptan Gerd Wiesler) , Sebastian Koch (Georg Dreyman) , Ulrich Tukur (Anton Grubitz) , Thomas Thieme (Bruno Hempf) , Hans-Uwe Bauer (Paul Hauser) , Volkmar Kleinert (Albert Jerska) , Matthias Brenner (Karl Wallner)

En ilkel insan eğilimi "röntgencilik" olsa gerek. Ademoğlu'nun en büyük zaaflarından biri başkalarının hayatına duyulan merak...

Bu tarz tarihe nispeten de olsa ışık tutan filmleri izledikçe, avrupanın ne kadar geri kalmış bir toplum olduğunu görme fırsatı buluyorum. Bir kere medeniyetin, demokrasinin, siyasetin ve bu gibi birbiriyle bağlantılı kavramların güç sahiplerince ne kadar kitabına uydururulduğuna şahit oluyoruz.  Özellikle güç sahiplerinin kendilerinde hak gördükleri, başkalarının en insani haklarını bile hiçe sayan tutumları miğde bulandıracak cinsten. Canım Türkiye'mde de yakın zamanda şahit olduğumuz,üzerinde tartışılan bir olay bu aynı zamanda; Daha rahat bir fişleme için "Dinleme"yi seçin anlayışı...

başkalarınınhayatı1

Sosyalist Birlik Partisi'nin hükümetin başında bulunduğu bir dönemde Stasi adındaki gizli servisin muhbirlerinden biri olan eksi Yüzbaşı Gerd Wiesler ünlü oyun yazarı Georg Dreyman'ın hayatını A’dan Z’ye “dikizlemekle” görevlendirilir. Taki karşı tarafın, hükümetin istedikleri olana, ünlü yazarı “fişlemek” için  yeterli olan malzemeyi bulunana kadar…Artık ünlü yazarın ve birlikte yaşadığı tiyatrocu sevgilisinin hayatlarının her saniyesini dinlenir ve rapor edilir. Bu süreçte Gerd Wiesler hayatına girdiği insanların kaçınılmaz duygu dünyasına da girmiş bulur kendini. Artık bu saatten sonra durum daha insani bir boyut kazanmıştır Gerd Wiesler için. Görev bilinciyle başlanılan bir gözetleme görevi, ona içsel bir muhasebe yapma fırsatı doğurur. Kendini ve yaptıklarını, içinde bulunduğu sistemi, çarkların dönüşünü sorgulamasına sebep olur içinde bulunduğu durum. Başkalarını dinlerken aslında hiç bir zaman kendini dinlemediğini farkeder.

başkalarının hayatı2

Das Leben Der Anderen bazı filmlerin ben de bıraktığı buruk tatlardan birini aldığım bir film oldu. Başta bu kadar buram buram siyasi bir eleştirinin olduğu bir filmi sosyolojik yaklaşımdam ziyade daha insani ,vicani ele alması ve bu tür duygular eşliğinde derdini anlatması, anlatabilmesi bu filmi benim için çok özel yapıyor. Sağlam bir drama seyretmek istiyorsanız eğer kaçırmayın derim. Muhbir rolünde izlediğimiz, bana göre iyi bir performans sergileyen Ulrich Mühe'in mide kanseri yüzünden geçen yıl bu dünyadan göç ettiğini duydum, üzüldüm. :/


9/10



Hemingway'in Bir Hikayesinden Çağrışımlarla



0 yorum
Table

Kadın ve adam oturuyorlardı
Uzakta beyaz dağlar vardı
Gara girmek üzereyken Barselona- Madrid treni


Kadın üzgündü, üzgündü, üzgündü
Adam düşündü, düşündü, düşündü
Aşkımız bitmesin isterim dedi


Biralar içildi ve başka içkiler
Kadın ve adam kederliydiler
Ne birleşiyor, ne ayrılıyor elleri


Neden, neden sönüp gider bir aşk
Acının silinmez tortusunu bırakarak
Onulmazca inciterek yürekleri


Kadın daha gerçek bir acıyla yaralıydı belki de
Tasalı bir sevecenlikle baktı erkeğine
Gözyaşları içinde gülümsedi


Kadın ve adam oturuyorlardı

Aralarında bir masa vardı


Ve hüznün aşılmaz engelleri...




AtaolBehramoğlu


Hunger ~ Açlık 2008 / Ölümüne bir direnişin öyküsü



2 yorum
_hungerafiş
Gösterim Tarihi : 20 Mart 2009
Yönetmen : Steve McQueen
Senaryo : Steve McQueen , Enda Walsh
Görüntü Yönetmeni : Sean Bobbitt
Müzik : Leo Abrahams
Yapım : 2008, İngiltere / İrlanda , 96 dk.
Oyuncular : Michael Fassbender (Bobby Sands) , Stuart Graham (Ray Lohan) ,Liam Cunningham (Peder Moran) , Helena Bereen (Anne)

"Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak nasıl cıkar karanlıklar aydınlığa" Nazım Hikmet

Filmdeki mücadele bana Nazım Hikmet'in bu sözlerini hatırlatmıştı. Son zamanlarda filmler konusunda isabetli davranıyorum sanırım. Bunu bu filmle de  bir kez daha görmüş oldum. Aslında bu aralar ihtiyacım olan son şey, beni anlık da olsa duygusal olarak sarsacak filmler izlemek  ama üstesinden geldim bir şekilde.

Bir hapishane filmi izliyorsanız şayet olacaklara kendinizi hazırlamanız gerekir fakat bu filmde olanlar benim aklımın hayalimin önceden çok da kestirmesi mümkün olmayan görüntülerden oluşuyor. Üstüne filmde gösterilenlerin  gerçek olduğunu da bilmek, filmi başka bir boyutta düşünmenize neden oluyor.

_2008_hunger

İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA-Irish Republican Army) militanları Maze Hapishanesin'de uzun süredir hiç değilse normal mahküm şartlarında yaşamayı talep eder. Fakat hükümet tarafından öyle görülüyorki gözden çıkarılan bu  mahkumların maruz kaldıkları şiddet, insanlık dışının ötesindeki muamele, militanların "battaniye" ve "yıkanmama" eylemlerine başlamalarına, bu mücadelede istedikleri sonucu alamamaları nedeniyle,  açlık grevine kadar  varan bir direnişin , başka değişle son kozlarını oynamalarına  kadar gidecek bir mücadelenin öyküsünü izliyoruz bu filmde

_hunger2

Fazla söze gerek yok dercesine neredeyse diyalogsuz sayılabilecek bir film. Tabi gurubun önderi konumundaki Bobby Sands ve Rahip Don Moran arasında geçen ve Boby sands'ın mücadele ve fedakarlık serüvenin nedenlerini/ niçinlerini anlattığı, davasındaki haklılığı önce rahip Moran'a sonrada tabiki seyirciye aktardığı "ikna edici"  uzun mu uzun  diyaloğu nu saymazsak. Bu uzun diyalogta özellikle dikkat çeken repliklerden biri ; Boby Sands'ın ; "Hayatımı tehlikeye atmak yapabileceğim tek şey değil Don.  Doğru olan bu !" demesi ve bir diğeri de, aldığı açlık grevine istinaden pedere sorduğu ; Tanrı beni affedecek mi?" sorusuna Pederin; "İntihar yüzünden olmasa da. Bu aptallığın için seni affetmeyecek" demesi...

_2008_hunger1
Şiddet sahnlerinin şiddeti, olması gereken çıplaklık beni biraz rahasız etsede Cannes Film Festivali’nde ilk filmiyle Altın Kamera ödülünü kazanma başarısını gösteren  Steve McQueen ortaya mükemmel bir iş çıkarmış diyebilirim. Yönetmenin en büyük başarısı belkide gerçekten hiç kaçınmadan, gerçek bir hikayeyi tüm gereçkliğiyle gözler önüne sermesi. Neticede insanoğlunun mücadele ruhunun, baş koyduğu davanın onun yaşamasının en büyük amacı olduğu zaman neleri göze alabileceğinin  resmi sayılabilecek bir film Hunger.


9/10

Blue Velvet Soundtrack ~ Roy Orbison / İn Dreams



0 yorum
Kadife sesli, muhteşem yorumcu, en sıradan parçaları bile belli bir duygu üzerinde söylemeyi başarabilen ender bulunur seslerden biri Roy Orbison. Zaten bu sebeptendir ki nerdeyse tüm şarkıları bir filme soundtrack olmuştur. Aynı isimli Pretty Woman filminin film müziğinden, Chunking Express filminde sık sık duyma fırsatı bulduğumuz  California Blue şarkısına kadar bir çok güzel şarkı...

Kara filmlerin hası olarak gösterilen bir David Lynch filmi olan Blue Velvet'in payına düşen de  benim  de çok  beğendiğim bu şarkı olmuş işte. Diğer şarkılarını da tavisye ederim.



A candy-colored clown they call the sandman
Tiptoes to my room every night
Just to sprinkle stardust and to whisper
Go to sleep. everything is all right.
I close my eyes, then I drift away
Into the magic night. I softly say
A silent prayerlike dreamers do.
Then I fall asleep to dream my dreams of you.
In dreams I walk with you. in dreams I talk to you.
In dreams youre mine. all of the time were together
In dreams, in dreams.
But just before the dawn, I awake and find you gone.
I cant help it, I cant help it, if I cry.
I remember that you said goodbye.
Its too bad that all these things, can only happen in my dreams
Only in dreams in beautiful dreams.


Crying Out Love In The Center Of The World ~ Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum 2005



2 yorum
_dunyaninposter
Tür : Romantik
Gösterim Tarihi : 7 Ocak 2005
Yönetmen : Isao Yukisada
Senaryo : Yuji Sakamoto , Isao Yukisada , Kyouichi Katayama (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Noboru Shinoda
Yapım : 2004, Japonya , 138 dk.
Oyuncular

Takao Osawa , Kou Shibasaki , Masami Nagasawa , Mirai Moriyama , Yuhki Amamai , Minami Ichikawa , Kei Haruna

Anılar şimdi gözümde canlandılar

Kimi anılar vardır unutmak için zaman gerekir felan... Ama kimi anılar da vardır ki unuttuğunu zannadersin ama bir bakarsın ki aslında yüreğinden ve hafızandan hiç silememişsindir. En ufak bir ayrıntı bile o anıların yeniden canlanmasına yeter.Hatta yüreğini, onu yaşadığın zaman ki kadar açıttığına şahit olursun. Belki de daha çok...Her gerçek aşk hikayesi bahsettğim bu ikinci tip anıların kapsamına giriyor sanırım. Hani Sezen Aksu'nun da değimiyle "canımın çoğu kaldı sende" hikayesi :/

_doyaia

Anılarla ilgili bu kadar ahkam kestikten sonra gelelim filme...İsmiyle dikkatimi çeken filmlerden biridir bu film. İsminden dolayı enteresan bir konusu olabileceğini düşündüm ve çok geçmeden merakımı giderdim.

Uzak Doğu'nun aşina olduğumuz naif ve beraberinde dramatik aşk konulu filmlerinden biri. "İlk aşk hiçbir zaman unutulmaz hele ki daramatik bir sonla noktalanmışsa hiç mi hiç unutulmaz" dedirten bir film aynı zamanda. Ülkesinde gişe rekoru kırdığını  da belirtmek isterim ama her zaman altını çizdiğim gibi bu filmin ne kadar iyi olduğunun ölçütü olmaz. Ülkemizde gişe rekorları kıran filmleri düşünün. Ama yok düşünmeyin! Zira bu film hakkında yanlış bir izlenime kapılırsınız sonra :)


New_resim004
Ritsuko evlenem arefesindeyken ortadan kaybolur. Esas oğlan ve müstakbel nişanlı olan Saku, Ritsuko'nun kendinin de doğup büyüdüğü kasabaya gittiğini öğrenip  yola koyulur. Bu yolculuk nişanlısını bulmak içindir ama  çocukluk yıllarının geçtiği kasaba onu yıllar önce kaybettiği ilk aşk'ına götürür. Beraberken yaşadıkları yerlere gidip anılarını yad eder ve aslında bu aşkın kalbinden hiç silinmediğini görür. Bu aşamada nişanlısı Ritsuko'nun bu anılarda önemli bir yeri olduğunu öğrenecektir.Hikayeyi garip yapan bu üçü arasındaki  ilişki.
Film enteresan bir hikaye sahip aslında her ne kadar basit bir aşk filmi gibi gözükse de sıradan bir senaryoyu sıradaşı yapabilecek çeşitli ayrıntılar var filmde. Örneğin aşık çiftimizin iletişim  yöntemleri karşılı olarak birbileri için doldurdukları  kasete kaydedilmiş konuşmarı dinlemek. Zaten bu yöntem sayesinde -ya da yüzünden mi demeliyim- bu aşk daha bir unutulmaz olmak zorunda kalmıştır. Şimdiye kadar izlediğim en iyi aşk filmi değil elbette bu film ama dokunaklı bir aşk filmi izlemek isteyenleri de fazlasıyla tatmin edeci


7/10


They Shoot Horses, Don't They? ~ Atları da Vururlar



2 yorum
atlari_da_vururlar


Polis Memuru, yanındaki kelepçeli adama, Robert‘a sorar:

- Onu neden öldürdün?

- İstedi de ondan.

- Yardımsever serseri! Söyleyebileceğin başka bir neden yok mu?

- Atları da vururlar


La Haine ~ Protesto 1995 / Fransa'da öteki olmak



0 yorum
_pretestoafiş
Yönetmen :Mathieu Kassovitz
Yapımcı : Christophe Rossignon
Senaryo Yazarı : Mathieu Kassovitz
Oyuncular : Vincent Cassel,Hubert Kounde,Said Taghmaoui,Francois Levantal,Marc Duret
Yapım Yılı, Ülkesi : Fransa, 1995
Süre : 96 dakika
Dil : Fransızca
Aldığı Çeşitli Ödüller

1995 Cannes Film Festivali : En iyi yönetmen
1995 European Film Awards : En iyi film
1996 César Awards : En iyi film

"Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir"


"Elli katlı bir binadan düşen adamın öyküsünü bilir misiniz?

Düşerken de kendine şu sözleri tekrarlamaktadır:'Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda,buraya kadar her şey yolunda,25. kattayım şu an ve buraya kadar her şey yolunda.

Önemli olan düşmek değil yere nasıl indiğindir."

_lahaine
Film bir anlatıcının bu hikayeyi anlatmasıyla başlıyor ve film yine bu istikametle bu sona doğru yol alıyor.

Protesto son zamanlarda izlediğim en çarpıcı suç filmlerinden biri. Filmin sosyolojik yanı özellikle çok kuvvetli. Eleştirel bir bakışı var ve gerçek bir sorunu son derece gerçek işlemiş Mathieu Kassovit. Yönetmenin filmi çektiğinde sadece 25 yaşında olduğunu bilmek de ayrıca şaşırtıcı tıpkı bu film gibi.Fransa'da öteki olmanın ne demek olduğunu, ırkçılığın, etnik kökene duyulan nefretin ne derecede olduğunu görebilme imkanı veriyor film.

Film Paris'in gettolarında yaşayan, biri Cezayir asıllı, bir fransız olan ve gereğindne fazla konuşan,ateşli bir çocuk olan  Said, biri yahudi Vinz ve bir diğeri de siyahi Hubert adındaki 3 gencin Abdel adındaki afrika asıllı arkadaşlarının polisler tarafından dövülerek öldürülmesini ve bu süreçde polisler tarafından yaşadıkları çeşitli arbede ve baskıları, bir gün gibi kısa bir süreye sığdırmayı başarabilen ve tüm bu olayları çarpıcı bir gerçeklikle gösteren muhteşem bi film. Bu ortak özlellikleri yaşadıkları toplumda  öteki olmak zorunda kalan üç genç de son derece öfkelidir. Öfkeleri elbetteki sisteme ve  en nihayetinde haketmediklerini düşündükleri, maruz kaldıkları muameleye...

Filmde görülesi sahnelerden biri de  Vinz'in ayna karşısında Fransızca yaptığı  Are you talking to me ? şovuydu.

_haine

Siyah-beyazın ve oyunculukların şıklığı, konunun yakı -şıksızlığıyla beraber izlemesi lazım gelen muhteşem bir film Protesto


9/10
newer post older post